Günaşığı - Öykü
Gece olanca soluğunu omzuma bıraktı, siyah kandil içime işledi, karardım. Hâlbuki ben, umut şah damarımda, onca yıl yüzümü aydınlatacak günü aradım!
Kim bilir, belki sarılırdı otların sarardığı yerde bana güneş…
Ve belki gözlerimi onurlandıracak bir terfinin ardından ben de ışık saçardım!
Bırakın lanet etmeyi! Köprülerin üstünde bıraktığımız yağmurdan hayır yok bize! Düğmelerimiz iliklenmiş, ayakkabılarımız bağlı. İnsan gürültülü, küstah ve oldukça iştahlı. Yutmak marifettir ve de yaftalamak. Acıdır ki biz birilerini yaftalayacak kadar insan tanımadık. Aramızdan eli en büyük olanı, etraftaki en büyük kayaya çıktı. Kaldırdı ellerini, güneşi avucunda kapattı. Karardı her yer, çok korktuk, sarıldık. “Güneş artık, eli büyük olanın.” Hepimiz kayanın üzerindeki adama baktık. Avucunda kapattığı ışığı, ebediyen onun sandık...
Andık! Birbirimizin adını, defalarca andık... Mehmet, orada mısın? Rıza nefesin hala kilitleniyor mu boğazında? Şişiyor göğsünün iğretisi, gözlerin kızarıyor, patlıyor mu tükürüklerin gazete kâğıtlarına? Kandık! Biz onlara defalarca kandık… Tekrar edildi kelimeler: Mehmet, orada mısın? Kalktı ayağa Yusuf. Tabanları tokmak gibi, pencerenin önüne gidene kadar çaldı tahtayı: “Mehmet, konuşacak mısın?”
Suç mu işliyorum? Düşündüm, sustum; nefes aldım, tuttum... Yusuf, kalktı ayağa. Saçlarında isyankâr birkaç beyaz ancak çoğunluk hala siyah. Dört duvar küçük, pencere geniş, camdan ötesi büyük... Bir oda, Yusuf tam ortada. Adım da Yusuf Peygamber’den miras, beni attıkları kuyu da... Kuyunun kapağı kapalı, kuyu oldukça karanlık. Işık yokken Yusuf tamamen simsiyah… Kalem, kâğıt önünde. Ne yazacağım, ne yazmalıyım? Serim, düğüm, çözüm... Bir çözümüm yok, çözümüm olsa zaten yazmazdım. Yaşamayı bilmek ve yazabilmek... Birbirine zıt iki meziyet. Ne yazmalıyım Mehmet? Neyi yazmalıyım? Yusuf, illaki bir şeyler yazmalı mısın? Kalem önümde, kâğıt önümde, her şey var ışığım yok. Yusuf, batır kalemi kâğıda, bu sadece cerrahi bir işlem. Ellerin titremesin, kanatabilirsin. Kalemin sivri olması lazım, iyice yırtmalısın kâğıdı. Yırtmalısın, sonra ışığı yavaş yavaş çekmelisin kendine doğru. Işık mı? Evet, orada saklı... Mehmet, eğer orada ışık gömülüyse o kadar derin kazamam. Böylesine yüzsüzlüğü kimse yapamaz! Kusura bakma Mehmet’im, haddimi bu kadar aşamam. Yusuf, oda karanlık. Kâğıt önünde, kalem de onun üstünde. Yaz, söz veriyorum ne yazarsan saklayacağım.
Ne demiş palyaço : “Yazdım, yazmasam ağlayacaktım.”
Yusuf ayağa kalktı, ağzından genzine doğru bir ekşilik vardı. “Ayna lazım bu odaya.” diye kendi kendine mırıldandı. Pencereyi açtı, gece vakti yüzüne vurdu tüm sefaletini. Tertemiz kıble rüzgârı, nereden geldiği belli değil...
Yoktan geldi, hiçten. Hiçbir şeye karışmadı, hiç kimseye dokunmadı.
Sonra o rüzgâr gömleğinin yakasından, boynunun altına doğru girdi, ürperti omuzlarından tuttu, istemsizce salladı.
Gecenin en koyu demleri, Veronika da görmüş müdür bu göremediklerimi?
Güldü Yusuf. Veronika böyle bir havaya bakıp, ölmek istemiş midir? Bilemem Yusuf. Peki, Coelho bilir miydi? Veronika’yı yazarken acaba kaç kere ölmek istedi? Acaba kaç kere etmediği bir intihardan pişmanlık duydu? Ruhunu kaç kere sorguladı? Kaç kere, on saniye önce düşündüğü şey, gözlerini tiksintiyle doldurdu? Ve kaç on saniye, böyle bir çıldırışa sırıttı yelkovanın kıyısından? Mehmet, karanlık nedir? Karanlık karşımda mı? Karanlık konuşabileceğim bir varlık mı, bahsedebileceğim bir şey mi? Hayır Yusuf. Karanlık ışığın yokluğu... Öyle! Karanlık, tamamen sefalet... Eğer kuşlar yaratılmasaydı, insanlar gökyüzünü düşler miydi? Eğer herkes tutunsaydı, Oğuz Atay tutunamayanları anlatır mıydı? Görmeseydik küçükken komşunun elinde küçük yeşil asker oyuncakları, annemize ağlar mıydık? Mehmet, varlığını bilmediği bir şeyi ister mi hiç insan?
Yusuf, pencereyi açık bırakarak tekrar odanın ortasına geldi. Sandalyesine oturdu. Sol eliyle saçlarını karıştırdı, diğer eline kalemi aldı. Ben istiyorum. Varlığından haberdar olmadığım, şu ana kadar tanımını hiçbir ansiklopediden okumadığım bir şey istiyorum. Mehmet, yardım et. Varlığından haberdar olmadığım bir şeyin, nasıl oluyor da yokluğunu çekiyorum?
Yusuf, kalemi sıktı. Sonra gözlerini pencereye dikti. Bir şey bulduğunu sandı, üzerine gitti: Mozart bestelemeden önce, dokuzuncu senfoni var mıydı? Van Gogh çizmeden önce “Teras Kafe” orada mıydı? Bu insanlara bunları var etme ihtiyacı nereden geldi? Bu yokluğu nereden yakaladılar? Ve ben, çektiğim bu yokluk, bunlara benzer mi? Yok olanı, ruhtan koparma ihtiyacı bir insanı nasıl sarabilir? Bu hastalık insana nerede bulaşabilir? İnsanlar buna nasıl hayran olabilir? Bunların nasıl bir getirisi olabilir? Oysaki benden sadece götürüyor. Geceleri çıldırasıya ağlamalar, sinir krizleri, normal olmaya çalışmanın verdiği yapmacıklık, insanların vurduğu “farklı” damgaları... Hayır, Mehmet abartıyorum. Yazmak istemememin asıl sebebi bu! Benim sorunum, sorun olamayacak kadar küstahça. İnsanlar; daha dün tanıştıkları insanlar için ağlayıp kendilerini paralarken, hak etmedikleri koltuklar için savaşırken, tuttuğu takım yenildi diye başkalarını öldürürken benim bu yaptığım çok bencilce! İnsanlardan tiksiniyorum, ne kadar aralarına girersem o kadar tiksiniyorum. Kafamda hepsini defalarca öldürüyorum, defalarca çekiyorum tetiği. Sonra yüzüme gülüyorlar ve ben de gülüyorum! Karakter nedir bilir misin Mehmet? Karakter; bizim iyi veya kötü olmamız değildir. Her insan iyidir ve her insan kötüdür. Bu yüzden kimse “Ben iyi bir insan mıyım?” diye sorgulamaz. Çünkü herkes kendine göre iyi bir davranış bulur hayatında. Sonra ona yüzsüzce tutunur. Her şeyin ardından bir de “Bakın işte, ben iyi bir insanım.” diye kendini avutur. Karşısındaki insanın gözüne sokar bunu. Hâlbuki karakter, bir insanın çetelesidir. Hayat her zaman seçimlerden ibarettir. Her saniye “etmek veya etmemek” arasında seçim yaparız. Bu grafiğin görece “iyi” olması, o insanı her zaman iyi yapmaz. Yusuf, dur. Yusuf durdu. Yusuf ayağa kalktı, gözleri kızarmıştı. Kıble rüzgârı dolarken odaya, Yusuf aradığına yaklaşmıştı. Mehmet, Veronika kendini öldürmek istemeden önce bunları hiç düşünmüş müydü?
Herkes uyuyor, ev sessiz, mahalle sessiz, bahçedeki ağaç bile sessiz. Herkes uyuyor, Yusuf uyanık. Yusuf ışığı arıyor, ondan çalmışlar. Yusuf “Sen çaldın!” diyememiş hırsızın arkasından, onlar hemen kaçmışlar. “Şiir” dedi Yusuf, Mehmet dinledi. Şiir okurdum küçükken, herkes bilirdi. Masum değildim. Kimsenin bilmemesi lazımdı şiir sevdiğimi. Kendimi açtım fakat önceden katmanlar koydum benliğime. Bak ben şiir seviyorum ve ben biliyorum. Ezberliyorum, kitap okuyorum. Ben, ben olmamdan ötürü yapıyorum bunları. Ne tuhaf oyunlar... İnsanlar neden yapıyor bunu Mehmet? Biz, neden yaptık bunu? Sen de yapmadın mı? Kafamızda kendimizi oluşturduk sonra onu insanların önüne koymadık mı? Sesimizi kalınlaştırıp, omuzlarımızı dikleştirmedik mi? Asla ulaşamayacağımızı bildiğimiz için, tüm düzgünlerle dalga geçmedik mi? Mehmet söyle, ben bunları yaptım mı? Yusuf, sordu ancak cevap istemedi. Bu konu hakkında daha fazla düşünmedi.
Mehmet, nefreti sever misin? Sevmem. Ben severim, dedi Yusuf. Ben severim! İnsanlar da sevmem der, kimse istemez nefreti. Herkes simasında bir gülücük, elleri ceplerindedir! Bilir misin Mehmet, en dürüst duygudur nefret. Nefretimden dolayı insanlar yargılarlar belki beni, olsun. Oysa Suç ve Ceza’yı yazarken Dostoyevski, Tevfik Fikret İstanbul’a indirirken sisi; hep yüzümüze püskürtmemişler mi nefreti? Kimse fark etmez Mehmet, herkes tutkuludur bu merete. Çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, ruhları hep en dokunulmamışı arzular. Mehmet, dayanamıyorum. Biliyor musun, hissediyorum. Göğüs kafesimin, midem ile buluştuğu yer. Ne tam içeride, ne tam dışarıda. Orada saklı, benim en temiz halim. Hissediyorum, orası ağrıyor. Bir bıçak almak istiyorum, defalarca vurmak istiyorum oraya. Parçalanana kadar, ardı ardına! Işığımı aldılar, göremiyorum. Orası ağrıyor, ağlıyorum. Ne kalbim, ne beynim değil; orası diyor bana: Yusuf, kendini kandırma! Ben insanım Mehmet; etim, kanım, ciğerim ve kahrolası ağzım... Ben insanım Mehmet; annem, babam, öncem ve ardım! Yaşadım ve yaşamadım. Ne yaptıysam, şimdi kalem önümde... Yazamadım! İçinde ışık var diyorsun Mehmet, yapamam. Anlatsam inanmazlar. Mehmet, demiştim, o kadar kazamam! Neden yazdın diyecekler. Serimi, düğümü görecekler; çözüm nerede diyecekler. Kelimelere bakacaklar, anlattıklarımı görmeyecekler. Sitem etti Yusuf. Mehmet, dinledi. Mehmet söyle, Veronika neden ölmek istedi?
Tüm ihtişamı ile tepesindeyken ışıksızlık; Yusuf bitkindi, Yusuf bitmişti. Bir oda, Yusuf tam ortada. Gece onunla birlikte, odanın bir köşesinde, belki dolabın yanında, bak Mehmet; işte orada! Yusuf’um en karanlıkta. Diğer tüm hikâyelerin yapmacıklığından bıkkın, çenekleri ufacık, yaprakları toprağa yakın... Başka hangi olay yaşanır bunun üzerine? Başka hangi katilin peşine koşabilir dedektifler, başka hangi sevdanın tahammülsüzlüğü anlatılabilir? Bir hayat ve Yusuf tam ortada! Günâşığı nedir bilir misin Mehmet? Nedir Yusuf? Günâşığı; kâğıdın canı acır diye yazamayanlardır. Işığı hak etmediklerini düşündükleri için boyunlarını eğenlerdir. Kayanın üzerindeki adamın eline umutla bakanlardır. Yaprakları dökülünceye dek, doğudan batıya bir takiptir güneşi... Kemirir haşereler, çığlık atarlar fakat duyulmaz sesleri. Günâşığı arayanlardır günü, arayanlardır ışığı! “Ben neyim, ben neredeyim?” diye ağrıyınca içleri, defalarca vuranlardır “oraya”. Kapat gökyüzünü, üstlerine yaftalardan set çek! Onlar ne yaparsan yap uzanacaklar ışığa! Yusuf, ayağa kalktı. Gece üzerinden geçmişti, sözlerinin kuvvetliliği bundan ötürüydü. Yaklaştı pencereye, nefes nefese... Mehmet, düşüncelerinin arasından fısıldadı kulağına: Yusuf, korkma. Herkes ne yazdıysa defterine, hepsini sil. Seni kim nasıl çizdiyse karala üstünü. Serimin, düğümün oldu Yusuf. Çözümün ise bunları anlatman. Korkma, ne derlerse desinler. Herkes bir şey demiş; sen de söyle, dök içini, çok mu? Yazı yazmak budur Yusuf. Günâşıkları madem ne yaparsalar yapsınlar, uzanırlar ışığa; sen de al kalemini ve dokun kâğıda... Belki o zaman onlar da fark edip de yokluğu; kapı köşelerinde konuşurlarken, kahve içerken beraber veya alelade bir altın gününde derler ki: Burası zamanında ışıksızdı, Yusuf anlattı ve içerimize birazcık ışık sızdı...
Yusuf gülümsedi. Sabah ezanı dalgalanırken kuş seslerine eşlik mahallesinin semasında, Yusuf yavaş yavaş adımlarla pencereye geldi. Gökyüzüne döndü yüzünü ve derin bir nefesin ardından güneşi bekledi…
Alpaslan Yasin Bekar
Yorumlar
Yorum Gönder