Vaveylâ - Öykü

                                                           
               
 Vaveylâ


           Gecenin çığlığı var, herkes duydu. Keskin, tiz, tırnakları var. Bu çığlığın kulakları dik, sokakları dar. Bir kocakarı korktu, bağırıyor car car. Herkes pijamalarıyla çıktı dışarıya. Bıyıkları titriyor, emekli Albay öfkeli. Ellili yaşlarda Nadire Hanım gecelikleriyle. Derin bir dekolte, yüzünden çıkmamış rujlar, dudak ayrımında iğrenç kahkahalar atıyor. Mezarlara çarpıyor insanların yüzü; yaşayanlar, ölülere öldünüz siz diye bağırıyor. Bu ses sizden olamaz.
            Uzay soğuyor, rüzgâr eteklerini ovuşturuyor kadınların. Muhtar bağırıyor, bağırılması gereken bir anda; bozuyor şaşıp kalmışlığını dökülen kalabalığın. “Bu ses nereden geldi! Gören bilen yok mu?” İnsanlar kendine geliyor da mahallenin farklı bir köşesine bakıyor hepsi. Aranıyorlar biraz önceki pis ses somutlaşacak da gözlerinin önünde tezahür edecek diye. Bütün karartıları didik didik ediyorlar zihinlerinde. Çocuklar korkmuş, annelerine sarılı. Ya biri bir şey görürse diye titriyorlar. İnsan korkmaktan korkuyor çünkü o yaşlarda. Ağır abi Hamdi rakı kokan nefesiyle bozuyor suskunluğunu. “Muhtar kimse bilmiyor sesi baksana! Eğer birisi oyun oynuyorsa yaktım çırasını!” Nadire ağlamaya başlıyor o vakit, ılgıt ılgıt akıyor yaşlar gözünden, makyajı iyice bozuluyor. Bakkal geliyor aklına bazısının, sen bir şey görmedin mi diye soruyor birkaçı. “Yok” diyor, “sesi duydum attım kendimi ben de. Önce heyecandan bir karanlık çöktü gözümün önüne, bu yüzden zaten göremezdim hiçbir şeyi. Kafam yerine gelene kadar da kalmadı görülecek biri.”
            Sövüşüyor mahalleli, bağırıyorlar sonra. Oyun oynamayın diyorlar. Gürlüyorlar gecenin uykusuna. Gürlüyorlar elleri yumruk halinde. Korktukça asabileşiyorlar.
            Onların hepsini izliyor o; bir köşeden, kimsenin bakmadığı, ya da bakıp da görmediği bir köşeden. İnsanların bağırışlarını okşuyor içinde. Belli belirsiz bir gülümseyişi var, tiksinç ama güçlü. Gırtlağında bir kahkaha büyüyor, ahşap parkeye tükürüyor sonra onu.
             Kapının arkasında öpüyor kadınını sonra. Yıkık kulübenin içinde, kafasında yasak düşünceler; muhtarın kızı kollarında, gülüyor. Saldırıyor çiçek kokan boynuna, orada ölmek istiyor. Bizi mi arıyorlar diyor kız korka korka. Bizi bulamazlar diye cevap veriyor adam. O deminki ses neydi diyor kız, gözleri kısılıyor yavaş yavaş. Dayanabildiği kadar nefes alıyor. Belki diyor adam, belki bizizdir. Kız şaşırıyor; nasıl yani, dalga geçme. Geçmiyorum, ama belki de değilizdir. Gece bağırıyor. Günahlara bağırıyor. Yatalak karısına ölsün diye her gün ilaç veren muhtara bağırıyor. Ya da üç günde bir öz kızına tecavüz eden Hamdi’ye bağırıyor. Gece, kızın tırnaklarını görüyor. Bu tırnaklar her seferinde nasıl Hamdi’nin sırtına saplanıyor, görüyor. Her seferinde intihar etmeyi düşündüğünü görüyor o kızın. Nadire’nin ruhunu satışını ya da bakkalın kumar merakını görüyor. Emekli Albay’ın sırf keyiften bir eri öldürdüğünü, bunu da eğitim zayiatı olarak kaydettirdiğini biliyor. Ama dediğim gibi, belki gece sadece bize bağırıyordur. Belki gece bağırmıyordur da herkes kendi içindeki çığlığı duymuştur bir anlığına. Bu öylesine gerçek gelmiştir ki sokağa dökülmüşlerdir karar birliğiyle.  Sözleşmişlerdir günahlarına. Atıyorum muhtar, rakı arkadaşı Hamdi’nin kızını içten içe biliyordur. Nadire, babana bu zehri verirken ne işe yarayacak diye sormuştur belki birkaç kez. Hepsi bir anlığına nefretle gürlemiştir birbirlerine de şimdi bunu duymuşlardır. Kız dur dedi, sen ne anlatıyorsun? Adam işini bitirdi, sonra durabildi ancak. Öptü kızı sonra, öptü dudakları alev alev. Ardından üstünü düzeltip “Belki, gecenin dişleri vardır. Keskin, uzun, bıçak gibi.” dedi. Sonra bir karartı belirdi ansızın yanlarında. Kızın üstüne atladı. Kız ne olduğunu anlamadan çığlık çığlığa “Ne oluyor!“ diyebildi sadece. Karartı, dişlerini önce omzuna geçirdi kızın. Sonra dirseğine, sonra bileğine. Kolu hemencecik paramparça oldu. Kan, kırmızı değil simsiyahtı. Adam sadece izliyordu. Karartı sonra yüzünü parçaladı kızın. En son boğazına saldırdı. Bir çığlık koptu geceden. Keskin, tiz, tırnakları vardı. Bu çığlığın kulakları dik, sokakları dardı.

***




Yorumlar

Popüler Yayınlar