Hikaye - Turunç Cinayetler Maratonu

     Turunç Cinayetler Maratonu  


                         - 8.06.2017,








            Yürüyordu, sokak sokak, sokağın içinde fakat nedense dışında. Sokak yürüyordu, hem adamın içinde, hem dışında. Bekledi, gözleri al al. İçinde dehşetli bir ağlayış. Saf, hiçbir şeye karışmamış, öfkeye değmemiş, sade ağlamış. Kaçıyor, hırsız mı? Değil, bir çocuk. Ya çocuk hırsızsa? Neyi çalacak bu gariban, kendi çocukluğu çalınmasa? Öleceğiz, peş peşeyiz. Diğer insanlarla. Sor bana sokak, ölür müsün sen de diye. Ölürüm, ölmezsem adiyim. Paçavrayım, yokum. Öleceğim çünkü yaşadım. Ya da evet, haklısın, en azından yaşayacağım. Güzel resimler gördüm, güzel renklerden oluşuyordu. Gri yoktu mesela hiç, insanların saçlarında bile. Bu güzel resimlerde sonbahar turuncuydu, güneş turuncuydu, dudaklar turuncuydu. Yok, hayır, evet haklısın. Olamaz böyle bir şey, turuncu kalmadı dünyada. Zaten hepsi yanılsamaydı. Resimler geldi geçti önümden, hepsi karşımdaydı. Selamlar veriyorlardı bana. Hatta bazıları davet ediyordu tuvallerinden içeri. Siz diyordum, “Tablo gibisiniz yahu!” Hoşlarına gidiyordu, teşekkür ediyorlardı, sevgililerinin gözlerine bakıyorlardı, bir turuncu görüyorlardı o an nazarlarında eminim. Eminim çünkü her şey yanı başımda oluyordu. Onlar tabloydu, ben, ben onları izlemeye gelen herhangi bir entelektüel. Bir şovmen, şov vardı fakat şovda en az eğlenen bendim. Ben yaşayamıyordum, onlar birbirlerinin avuç içinde var oluyorlardı. Birbirlerini var ediyorlardı, parmaklarıyla ilmek ilmek dokuyorlardı birbirlerini. Kadın bağırıyordu bazısı, bazısı da adam küsüyordu. Adam ve kadın, ne olursa olsun turuncu bir sözleşmenin içindeydi, kimse bunu bozmuyordu. Güneş vardı, inanır mısın, turuncu! Turuncu evet; yumurtalar vardı, turuncu. Dedim ki ben, yok her şey çok turuncu. Fısıldadım kadının kulağına, ben karayım. Kapkarayım. Şimdi biraz sizle durayım, grileşirim, O aydınlık hücum eder bana, bin bıçak darbesi gibi, bir terörist gibi, işlenir damarlarıma, mahvolurum. Karayım ben, gecede kaybolurum. Ama o zaman kadın, o zaman gri olurum. Yok dediler, adam da kadın da cinnet geçirdiler. Bozma tablomuzu o zaman, uzak dur, bir müzikle boyadık biz bunu, mahvetme bizi. Evet sokak, onları mahvetmedim.

            Mahvetmemeye o kadar çok takınca unutuyor insan. Bir şeyler: nefes almaya dair. Mesela evet, ilk ne zaman nefes aldım, bu coğrafyanın neresinde? Neresinde vurdular kıçıma şaplak; ya da senin aklındaki daha cafcaflı soru şu: Ne zaman ve nerede başladı mahvım… Eylül’ün sonuydu ama ekime daha vardı. Daha: Bir ömür kadar. Azar azar yaşadım o vakitleri, kabuğum derinleşti, yarayı kapatmaya çalışırken bir baktım beni de kapatmış. Evet iyi fark ettin, ben de bir zamanlar nefes aldım. Hem de ciğer dolusu, belki de güneşe doğru. Sanki tuvalin içinde olan benmişim gibiydi. Bir el vardı, belki annemin eliydi. Belki de hiçbir şey yoktu, bir kaza geçirmiştim, her şey bembeyazdı. O beyazlığın üzerine ben bir şeyler uydurdum. Mesela nefes gibi, el gibi. Yo, hayır, bakma bana öyle.

            Ne olur, bakma.

            Sokağı tanıyorum, bu mağazayı da. Bu da başka bir resim, insanlar var, bambaşka bir resim. Siyah, mavi, yeşil ve hatta… Kırmızı. Biri kolumdan tutuyor, şimdi diyor, marş çalacağız. Kan diyor, kan kan! Ayaklarını yere vuruyor birkaç kere, korkuyorum. Başıma geçirdiğim kasket benim değil, ölümden ödünç aldım. Yo hayır, bırakmayın beni, bu kadar kanın arasında yalnız kaldım. Kusuyorum, kusmamam lazım. Kan diyor, kan kan! Ne diyorsun diyorum ona, niye bağırıyorsun ki? Şaşkınım, kan diyor bana, kan kan! Susmuyor diyorum etrafıma, bu niye böyle? Kan diyorlar bana, kan kan! Ağlıyorum. Kırmızı büyüyor, diğer renkleri kapatıyor, ucuzca, namussuzca. Kıpkırmızı her yer, her yer kan. Ah diyorum, bunu neden yaptık? Yüzüme bakıyor hepsi, biz yapmadık diyorlar.
            Sen yaptın.

            Katletmek, maktulün gözünden bir korku. Birini öldürmek için illa bıçağı derisine usulca saplayıp yavaş yavaş açılmasını izlemek mi gerek? Dışarı hızla hücum eden kan olmasa birini katletmiş sayılmaz mıyız? Ben bizi katlettim. Biz, benle olmaya çalışan herkesin kullandığı ortak terim. Sevgililik veya dostluk. Bunları biz uydurduk, asıl olan doğa. Benim yanımda, benle sürü olmaya çalışan herkese ben değersizim dedim. Hata ediyorsun. İlk başta güldüler, yok ya dediler olur mu öyle? Yanıldıklarını söyledim. Şaka yaptığımı düşünüp bunu da şovun bir parçası sandılar. Sonra bendeki yavanlığı fark edince, sanki ben fazlasını vaat etmişim gibi bana kızdılar. Önce kendileri kafalarında başka bir modülde yarattı beni, sonra o modüle uymuyorum diye beni aşağıladılar. Ağladılar, bağırdılar ve tükürdüler.
         Ben böyle olacağını söylemiştim.
         Sen, sen, aptalın tekisin.
         Lütfen git.

          Lütfen kelimesi ağzımıza nereden bulandı? İlk kim lütfen dediyse çok aşağılık. Lütfen, bana lütfeder misiniz? Neden bana birinin gelmesine ihtiyaç duyayım? Gidin benden, “git ey şehir.” Şehrime kızamıyorum, koca bir şehre karşı kin güdemiyorum. Bana göre çok ütopik. Ben Tevfik Fikret değilim, bir coğrafyaya sis indiremem. Gerçi zaten, Trabzon hep sisli. Sokağı arşınlıyorum, sokak buna karşın bana bakmamaya devam ediyor. Bir kitapçının önünde duruyorum, kitaplara bakıyorum, sanki bana gülümsüyorlar… Yok hayır yalan bu. Kitaplar açılıncaya dek art arda dizili kağıt parçalarından başka bir şey değil. Olmamalı da. Bu işin romantizmini yapamayacağım. Rengarenk kapaklarıyla, çoğu saçma, ucuz hayatlar. Kitap bir tablo değil. Kitapta renkleri siz buluyorsunuz, tablo daha emrivaki. Picasso bir diktatördü. Yazarlar kanımca yetenekli fakat düzensiz insanlar. Daha savruk. Resim, bir kompozisyon dehası. En sürrealistinde bile muhteşem düzen var. Kitapçının camından kendimi fark ettim, yine kendi kendime konuşuyorum. Şişmanlamışım. Yanıma biri yanaşıyor. Ama bana hala uzak. Dönüp birbirimize bakmıyoruz bile. Kitapçının camına bakan iki yabancı. O da bir şeyler düşünüyor ben de. Ona dönüp bakmam, ihtiyacım yok, onu görüyorum. O da bana bakmayacak eminim. Belki kitaplara bakarken kitapları görmüyor o da. Belki düşünmek için bir teneffüstür kendisine bu. Kar düşüyor omuzlarımıza. Elimi cebimden çıkarıyorum, cama dokunuyorum. Bunu neden yaptım? Yabancının dikkatini çekmek için mi? Kendimi bu kadar hayatın gerisinden sanırken bilinçaltımda “ben buradayım” çığlığı mı bu? Cidden onun dikkatini mi çekmeye çalıştım? Garip hareketler, sinematografik bir tavır. Ah bir de sigaram olsaydı. Bir de sigara içmeyi sevseydim. Cama dokundum, dikkatini çekmedi. Neden dönmedin bana, hey, gerçekten yok muyum?
“Hava soğuk.”
Niye dedim bunu? Bu kadar mı diledim cidden benle konuşmasını. Bu kadar mı acınacak haldeyim? Bekliyorum cevap vermesini ki hala ona dönecek cesaretim yok. Ya da böylesinin hala daha sanatsal olacağını düşünüyorum. Sanatsal kelimesi zırva. Zaten dünyaya dair her şey sanatsal, asıl sanatsal olan dünyayı en iyi bilen değil mi? Bekliyorum, dön bir şey de ne olur. Evet soğuk de. İşte havalar hala daha açmadı halbuki temmuzdayız de. Kar yağıyor temmuzda, yarın da kıyamet kopacak de, sen de yazar mısın, peki beni yazar mısın diye espri yap ben de sana içimden küfredeyim.
Gitti. Duymadı mı beni acaba? Gitti hiçbir şey demeden, itiraf edeyim arkasından baktım. Kalın bir montu var, penguen gibi yürüyor. Belki onu ben hayal etmişimdir. Yok hayır şizofren değilim, çok düşündüm öyle miyim diye ama şizofreni de bir üst insan hastalığı. İmrenenler bile var. Bende olsa olsa fıtık olur, grip olur. Cahit Sıtkı kendine mektuplar yazarmış yalnızlıktan, sonra pullayıp kendine postalarmış. Ah benim güzel manyağım, seni seviyorum. Ahmet Haşim yüzündeki çıbandan çok utanırmış, çirkin bulurmuş kendini. Sabahları hiç çıkmazmış dışarıya. Hayatındaki tek kadın annesi, her akşam hava kararınca gezerlermiş beraber. Kimse beni görmüyor dermiş içinden, şimdi dolaşma vakti. Ben neden dolaşıyorum, çünkü neden dolaşmayayım. Yok hayır şairler kadar yüce bir ruh taşımıyorum. Mesela ben kızarım, söverim. Hazımsızlık yaparsa yemek soda içerim. Bazı geceler balkondan bakarım, elimde kitap ve kahve de olmaz. Kahve içmeyi de sevmem. Öyle boş boş, tüm aptallığımla bakarım dışarıya. Sonra mahalle azalır, ben baktıkça azalır. Azaldıkça bakarım, ben azaldıkça bakarım. Mahalle yok olur, müstakil bir insan olurum.  Çay var mı diye bağırırım, yok derim. Konuşun lan konuşun derim, konuşmam. Biri bir şey der, kekelerim. Ya derim ben sana demedim ki şekerim. Şekerim mi dedim diye düşünürüm. Bunu cidden dedim mi? Bayramları seviyorum bir tek, çocuklar gelir, “yazar amca ya şeker ya para.” Açmam kapıyı. Evde olmam.

            “Evet, baya.”
            “Anlamadım?”
            “Haklısınız, hava soğuk.”




     Gitmedin mi sen? Gideceğine kendimi inandırdım diye mi gittin sandım? Ya da gittin de her gidiş başka bir yere geliş diye, belki gittiğin yere mi geldim? Çok karmaşık kafamın içi, ne olursun, devam et.

            “Kitap okumayı sever misiniz?”
            “Sanırım severim.”
           
            Durdu kadın, hiçbir şey demedi bana. Dahasını merak etmedi, neden bir sanrı biçiminde kitap okumayı kafamın içinde yargıladığımı bilmedi. Bilmek istemedi, içinde böyle bir merak uyanmadı, belki dediğimin böylesine şiddetli bir şey olduğunu bile fark etmedi. Ben fark ederim. Kelimeleri fark ederim. Kelimelerin gölgelerini görürüm insanların yüzlerinde. Neden bu kelimeyi değil de şu kelimeyi tercih etti diye yiyip bitiririm kendimi. Neden derim böyle öfkelendi, neden şöyle güldü. İnsanlar kelimelerinden ibaret, kelime: Yaratandan inmiş.

             “Sabah güneş turuncu turuncu parlıyordu halbuki, şimdi hava çok soğuk”
             “Seviyorsunuz sanırım havadan sudan konuşmayı?” dedi, güldü.
             Güldüm.
            “Ebrehe’nin ordusunu gökteki kuşlar yendi.”
             Nezaketen güldü, anlamadı.
             Konuştukça konuştuk, belki sade ben onuştum da o dinledi.
             Bir yere oturduk, içinde kahve ve çay satılıyordu.
             Kahvelerin adı değişikti. Çay, bildiğimiz çaydı.
           
           
         Sokak gelip geçiyordu; hem adamın içinde, hem dışında. Hem kadının gözlerinde, hem kafenin camında. Konuştular adam ile, konuştular sokağa bakarak. Bir çocuk koşuyordu, birilerinden kaçıyordu. Kaçıyor, hırsız mı? Değil dedi kadın, o bir çocuk. Ya çocuk hırsızsa dedi adam. Neyi çalacak bu gariban, kendi çocukluğu çalınmasa dedi kadın. Deyiştiler karşılıklı, gülüştüler, susuştular. Koşuştular anılarında kimi zaman, yoruştular bazı bazı.
Gülüştüler ve seviştiler.
         Soğudu yine her yer, adam kitapçının camında kendine bakıyordu.
         “Hava soğuk.”
            Kadın cevap vermedi, gitti.

            Ne olurdu cevap verseydin? Duysaydın beni.

            O sırada sokakta birileri koşuyordu, gördü adam. Birini tuttu. Nereye koşuyorsunuz? Neyden kaçıyorsunuz? Hırsız mısın? Yok ağabey, ne hırsızı. Koşuyoruz çünkü dünya durmuyor. Koşuyoruz oraya, parmağını uzattı çocuk. Baktı adam o yöne doğru, karın ardında muhteşem bir turunç güneş vardı. Gözleri al al oldu adamın. İçinde dehşetli bir ağlayış vardı. Saf, hiçbir şeye karışmamıştı, öfkeye değmemiş, sade ağlamışı. Bıraktı adam her şeyini oracıkta koşmaya başladı. Koşacağız mutluluğa dedi, aştı geçti sokakları, yanında başka koşanlar da vardı. Birlikte koştukça daha da güçleniyorlardı, daha da büyüyorlardı. Kanatları çıkacaktı, onlar da uçacaktı. Hücum ediyorlardı turunca, hücum ediyorlardı kapkara insanlar. Bu bir isyandı. Görün beni diyordu adam. Görün beni artık, koşuyorum ben de. Aranızdayım, değeceğim sana güneş, değeceğim ve bir karartı kalmayacak artık içimde. Dereleri geçtiler, ormanları. Denizleri geçtiler, okyanusları. Turuncun önünde sade bir uçurum kalmıştı. Her biri tereddüt etmeden atladılar, adam da atladı.

            Atladı, bekledi kanatlarını. Uçacağım şimdi, işte sinematografik bir sır bu. Uçacağım ve kurtulacağım.

            Kanatları çıkmadı, ekstra hiçbir şey olmadı. Süratle yere, boşluğa doğru düşüyordu. Ağladı adam, fısıldadı.

            Hiçbir şey, planladığım gibi olmadı.
      


    

Yorumlar

  1. Turuncu. Yarım porsiyon kırmızı, biraz da sarı. Kırmızı ağırlıklı, derme çatma bir gövdenin taşıyabilecekleri, bir çocuğun hırsızlığını ilan edebilecek kadar. Hırsız, sancılı bir elektriğin vücuttaki ürpertisi gibi sedef saçlı adamdandı bu kez; yılların ağarttığı deriden bir metafor, kulağına dolan meşum gürültüden, neredeyse hiçbir şeyden. Deri paslı, yirmisini geçti belki. Zorlasa umuda yakın; fakat henüz ölmedi. Çok da önemli değildi. Zaten ölecekti, peş peşe, üstelik tek başına.
    Bankın küflenmiş kenarlarındaydı bir başka soluk. Barizdi, oradaydı ve adam biliyordu, soluktan başka tümünün onu bildiği kadar. Kemiklerine kadar nefesle doldu, sesini çıkarmadı. Hiçbir şey bozulmamıştı çünkü; hatta her şey o kadar yerli yerindeydi ki gerçeklik kalıbı yoktu bir süre, içine girdiği her neyse bomboştu. Soluk, bir bedenin taklidiyle hırsıza seslendi, yüzlerce sesinden sadece biriydi tınısına büründüğü. Tanıdığın bulutlar, dedi sakince, güneşin küllerinden. Hırsızın dudakları hareket etti, bir şeyler saydırıyordu ama şekilsiz sözcükler ağzından dökülüp bankın küfüne yapışıyordu. Ne talihsiz. Her zaman olduğu gibi. Sırada yalanlar vardı, çürümüş toprağın ellerine gömülü bir anının,
    yıllanmış bir sefaletin içinde. Ne yapacaktı o kadar huzuru? Az kalsın öfkeydi huzur, turuncudan aldığı pay kadar. Yirmi. Soluk. Soluğu tanımıyor musun? Dinle öyleyse. O, affettirmeye yetecek kadar üfledi. Her şeyi tamamdı yalanken, siyah suyun beyaz boyaya gücü yetmezdi. Sonra mâlum turuncu karışırdı araya. Evet, unutmadım. Ama eminim sen unutulacaksın, benim ve belki soluğuna şahit olduğum bu gezegen kadar; çünkü görüyorsun ki bedeninde zapt ettiğin maske,
    yalnızca uzun bir karanlık.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar