Söz konusu karakterler hakkında ufak bir açıklama;
Zamanı
ve mekânı bizler burada inşa ettik. Bu kurgu bir tuzak gibi av bekledi. Bilinmeli
ki bu yazının kurmaca olmayan kısmı yalnız karakterleridir. Onlar bambaşka
kentlerden ve koylardan bu sayfalara göçmüş bir nevi mültecidirler. Hevesi veya
hayâsı kalmamış yahut hayâsı hevesini çürütmüş; kapı kapı gezerken sığınacak en
uygun burayı bulmuş insanlar için bu söz yumakları, bu kurgu dünyası şüphesiz
bir evdir. Onlar hem Tanrı misafirimiz; hem incelemeye, oturup konuşmaya,
içlerine bakılmasına fırsat verecek olan kurbanlarımızdır. Şüphesiz bizler de
bu durumda iyi niyet maskesi altında bu sayfaları okuyan acımasız, iştahlı
beşerleriz.
Dillerinden çıkan her sözü kâğıda geçerek onlardan özür diliyorum. Bir kepazelik yapıp hayatlarını namussuzca geçirdilerse de şüphesiz ölüm korkusu onları da sardı. Zira zihnin kendi içine çöküşü başka türlü mümkün değildir. İnsanın zamandan ve mekândan kopuşu ancak bu çifti umursamamayla meşrulaşır. Sanıyorum önce onlu yaşlarında hayaller kurulur, sonra kafalarında bir inşa planı çizilir. Bu plan masalımsı bir tatla bilinçaltlarına gömülür. O vakitler zamanı onlara yeni serüvenler getirecek bir haberci olarak algılarlar. Kurguladıkları mekân da hayallerine şüphesiz lezzetli bir gerçekçilik katar. Heyecan duyulur, bu heyecana tapılır. Haz için yaşamak insan için tek gaye haline gelir. Pek tabi bunun da sonu belli. İnsanın zamanın içinde yavaş yavaş öldüğünü fark etmesi için on yıllara gerek yok. Planladığı şeylerin sadece hayalindeyken en büyük hazzı verdiği gerçeği en acısı. O âşık olduğumuz öykülerin, o kaybolduğumuz şiirlerin en güzel halinin kâğıtta olduğunu fark etmek bir felaket. Ölüyoruz, duyduğumuz hazlar bizi oyalamak için, bu dünyaya bir tohum bırakalım diye geldik.
Tekrar ediyorum, ölüyoruz. İşte bu tekrardan sonra zaman ve mekân geçersiz kılınıyor. Herhangi bir mekâna ait hissetmeyip falanca zamanı kestirememek bu yüzden. Oysa kâğıt tek bir andır. Elinize geçen metin kaç sayfa olursa olsun sizin için zamansal boyut teşkil etmez. Bütün olaylar, en pis karakterler avcunuzdadır. Oysa gerçek hayat sizi tek olmaya mahkûm kılar. Her şeyin öldüğünü bile bile nasıl doyasıya yaşanır ki?
Acı çekiyorlar. Fakat bundan korkmaya gerek yok. Acı değil, acının yokluğu acizliktir. Onlar da bunun farkında. ( Hayatta olduklarına dair tek kanıt acı olduğundan buna tutunuyorlar. Kafka acı duymayı bu yüzden seviyordu. )
Peki, ölümden böylesine korkup yaşamayı süratle boş vermek niye? İşte bu çelişki insanın hamuru. İşte insanı beşer yapan nota bu. İşte Van Gogh’a resimler çizdiren, işte Puşkin’e şiirler söyleten. Heyhat diye bağırtan bin yıl önce bazısını, nutuklar çektiren! Naralar atan denizler boyu, bir savaş esnasında sağ omzunun alnacından kurşun yiyen... İşte insan bu, ölümü kabullenmek büyük yalan. İnsan ölümü unutmak için doğdu, yaşamını unutmak için ölecek. Ve evet, tek dert; yaşadığımı bin yıl sonra kimler bilecek?
Öykü için kurguladığımız zaman, mekânın içinde eridi gitti. İçine yerleştirdiğimiz karakterlere değinecekken onları da unuttuk. İnsan haddinden fazla zeki ve çok şükür ki yeterince unutkan. Göz yummasak bedenimiz zihnimizi nasıl kaldırır? Gerçekle düş birbirine karıştı, birileri bizim için bir zaman ve mekân kurguladı. Belki de bu yazının karakterleri bizler miyiz?
Dillerinden çıkan her sözü kâğıda geçerek onlardan özür diliyorum. Bir kepazelik yapıp hayatlarını namussuzca geçirdilerse de şüphesiz ölüm korkusu onları da sardı. Zira zihnin kendi içine çöküşü başka türlü mümkün değildir. İnsanın zamandan ve mekândan kopuşu ancak bu çifti umursamamayla meşrulaşır. Sanıyorum önce onlu yaşlarında hayaller kurulur, sonra kafalarında bir inşa planı çizilir. Bu plan masalımsı bir tatla bilinçaltlarına gömülür. O vakitler zamanı onlara yeni serüvenler getirecek bir haberci olarak algılarlar. Kurguladıkları mekân da hayallerine şüphesiz lezzetli bir gerçekçilik katar. Heyecan duyulur, bu heyecana tapılır. Haz için yaşamak insan için tek gaye haline gelir. Pek tabi bunun da sonu belli. İnsanın zamanın içinde yavaş yavaş öldüğünü fark etmesi için on yıllara gerek yok. Planladığı şeylerin sadece hayalindeyken en büyük hazzı verdiği gerçeği en acısı. O âşık olduğumuz öykülerin, o kaybolduğumuz şiirlerin en güzel halinin kâğıtta olduğunu fark etmek bir felaket. Ölüyoruz, duyduğumuz hazlar bizi oyalamak için, bu dünyaya bir tohum bırakalım diye geldik.
Tekrar ediyorum, ölüyoruz. İşte bu tekrardan sonra zaman ve mekân geçersiz kılınıyor. Herhangi bir mekâna ait hissetmeyip falanca zamanı kestirememek bu yüzden. Oysa kâğıt tek bir andır. Elinize geçen metin kaç sayfa olursa olsun sizin için zamansal boyut teşkil etmez. Bütün olaylar, en pis karakterler avcunuzdadır. Oysa gerçek hayat sizi tek olmaya mahkûm kılar. Her şeyin öldüğünü bile bile nasıl doyasıya yaşanır ki?
Acı çekiyorlar. Fakat bundan korkmaya gerek yok. Acı değil, acının yokluğu acizliktir. Onlar da bunun farkında. ( Hayatta olduklarına dair tek kanıt acı olduğundan buna tutunuyorlar. Kafka acı duymayı bu yüzden seviyordu. )
Peki, ölümden böylesine korkup yaşamayı süratle boş vermek niye? İşte bu çelişki insanın hamuru. İşte insanı beşer yapan nota bu. İşte Van Gogh’a resimler çizdiren, işte Puşkin’e şiirler söyleten. Heyhat diye bağırtan bin yıl önce bazısını, nutuklar çektiren! Naralar atan denizler boyu, bir savaş esnasında sağ omzunun alnacından kurşun yiyen... İşte insan bu, ölümü kabullenmek büyük yalan. İnsan ölümü unutmak için doğdu, yaşamını unutmak için ölecek. Ve evet, tek dert; yaşadığımı bin yıl sonra kimler bilecek?
Öykü için kurguladığımız zaman, mekânın içinde eridi gitti. İçine yerleştirdiğimiz karakterlere değinecekken onları da unuttuk. İnsan haddinden fazla zeki ve çok şükür ki yeterince unutkan. Göz yummasak bedenimiz zihnimizi nasıl kaldırır? Gerçekle düş birbirine karıştı, birileri bizim için bir zaman ve mekân kurguladı. Belki de bu yazının karakterleri bizler miyiz?
Yorumlar
Yorum Gönder