Vurulacağı vardır - 1
Bu
geceye dair açtığım anlamlara bir bakınalım derim. Peşi sıra yörüdüğüm bir
yoldur bu, heyhat! Bu gece, bu anlamlar aslında bana ait değil. Bir fener bulup
onu duvarlara saldırtıyorum, ışık kuduz bir köpek misali salyasını etrafa çala
çala duvardaki en gizemli, en müphem, en karanlık yerlere iştahla hücum ediyor;
bu iştah bizi korkutmuyor, biz alıştık. Ve bu alışkanlığın bana verdiği
yetkiyle şerefli bir bakış atmayı da öğrendim, bilirsiniz. Şeref dolu bir bakış
atıyorum ışığın karanlığa saldırışını izlerken, benim için kokteyller dolu bir
zevk bu. Az sonra madame beauvoir geçecek yanımdanvebanadiyecekkievladım seni b
u r a l a r a kim fırlattıysa onun aklına tüküreyim ben. Kokteyller dolusu
gülüşeceğiz, kokteyller dolusu bir yol düşleyeceğiz, kokteyller dolusu başka
bir zamana ait olmak dolacağız. Nefessiz kalışım beni bu zamana ele verecek;
zaman, duvarın yarıklarından sızarak suretime saldıracak ki ben gardımı on
yıllar önce aldım bunu bilesiniz. Hemencecik bir çakı çıkaracağım sizden
gizlediğim iç cebimden. Sizden ve herkesten gizlediğim bu cepten kallavi bir
çakı beni, ona, buna ve belki herkese karşı korur. Korumakla kalmaz diye tahmin
ediyorum, korumakla kalmaz, korumakla kalmayıp beni o karanlığın içine atar,
orada yoğurur da yoğurur beni korkudan bir yumak haline getirir ve bir keskin
dişin önüne fırlatır. Dedim ya peşi sıra yörüdüğüm bir yoldur bu, ağalarım
benden önce geldi buraya, kapkara kana bulanmış çakımı havaya kaldırıp onları
usulca ama ŞEREFLE selamlamazsam bana alınır gücenirler, onlar gücenirse benim
canım yanar. Eğilip hörmetlerimi de sunmam gerek elbet diye düşünebilirsiniz
ama burada eğilirsem, ah burada bir boyun eğersem, boynumu öne doğru uzatıp
saygılarımı kabul edin ey ağalarım sizi yürekten bir samimiyetle selamlamaya
geldim dersem bana nasıl gülerler bilmelisiniz. Bilmelisiniz ki bana ısrar
edemeyesiniz.
Duvarın beni karanlığından tükürüşünün seneyi devriyesi diyor takvim, takvimin eskiyişi bana umumiyetle acı verir. Eğilip ellerindenöperim gelen geçen zamanı, bana karşı doludur çünkü, bana karşı anlatılıdır, bana karşı benden bir üslup barındırır. Beni memnun edebilmek için içine, o saman kâğıtlarına nece sırça köşkler doldurur bunu da bilmelisiniz. Oysa geçen sene dağlarda ben oy diye türküler çığırırken, buradan uzakta bir takvimde bana seslenildiğini inanın hiç bilmiyordum. Tahmin bile edemedim ki o an. Edemedim diye, atımı dörtnala sürerken ne kadınları ne çocukları ne elden ayaktan düşmüş yaşlıları düşündüm. Ben onları düşünmedim, hatta belki affınıza sığınarak şöyle ekliyorum: Düşünemedim. Düşünemedim de onlar beni iliklerinde hissettiler, öyle bir düşündüler ki beni; sanki yanımda başka bir at peyda oldu birden, başka bir eşkıya daha, başka bir çakı peyda oldu ve eşkıya çakısını havalara doğru kaldırıp beni ŞEREFLE selamladı, hörmetlerini sundu bana ama nedense tedirgindi ve boynunu hiç eğmedi benden yana. Böyle çivi gibi kaldı, göğü delmeye hazır gibiydi, gök gürüldüyordu; çocuklar, ikimizin dağ eteğine vuran gölgesinde kendi geleceklerini hayal edip biraz korkuyla harmanlanmış birkaç gelecek düşlerine yazıyordu. Türküler çığırıyorduk biz o vakitler, biz o vakitler başka dağlara meydan okuyorduk, çakımı öpüyordum doğan mehtaba karşı, ellerimi çırpıp birkaç ritim buluyordum. Birkaç ritim çalıyordum doğadan. Dostum, bana bakıp kahkahalar atıyordu, öyle gür kahkahalar atıyordu ki dağların içinden takvim yaprakları fırlatılıyordu üstümüze. Öyle gür kahkahalar atıyordu ki dağların içinden. Takvimyapraklarıfırlatılıyordu ü s t ü m ü z e. Ben bugün şehre inmezsem, ben bugün kendime bir namlu kiralayıp ona buna şuna ateş etmezsem. Ben bugün genç kızların hıçkırığı olmazsam, bacakları olmazsam, ben bugün gençkızlarıntükürüğüolmazsamboğazkuruluklarında, ben bugün ecel olmazsam işitin. Hışmım bütün bu diyarı inletsin, bütün bu dağları tir tir titretsin, bütün eşkıyalara vursun heybetim. Ah beni buralara fırlatan fener, ah beni buralara çeken duvar. Ah ki ne ah! Cigaram bitiyor, taşlara doğru bir balgam oluveriyorum, güneş yavaştan doğuyor, bütün bu kinim apaçıktır artık. Hörmetler efendim, hörmetler tenime doğan rüzgâr. Hörmetler, kim bilir kaç genç kızın sabah abdestine değdiniz de geldiniz.
Kaç dua
oldunuz bana karşı.
Allah’ım sen anamı babamı atamı abemi bebemi herifimi eşkıyalardan koru yarabbim.
amin.
Duvarın beni karanlığından tükürüşünün seneyi devriyesi diyor takvim, takvimin eskiyişi bana umumiyetle acı verir. Eğilip ellerindenöperim gelen geçen zamanı, bana karşı doludur çünkü, bana karşı anlatılıdır, bana karşı benden bir üslup barındırır. Beni memnun edebilmek için içine, o saman kâğıtlarına nece sırça köşkler doldurur bunu da bilmelisiniz. Oysa geçen sene dağlarda ben oy diye türküler çığırırken, buradan uzakta bir takvimde bana seslenildiğini inanın hiç bilmiyordum. Tahmin bile edemedim ki o an. Edemedim diye, atımı dörtnala sürerken ne kadınları ne çocukları ne elden ayaktan düşmüş yaşlıları düşündüm. Ben onları düşünmedim, hatta belki affınıza sığınarak şöyle ekliyorum: Düşünemedim. Düşünemedim de onlar beni iliklerinde hissettiler, öyle bir düşündüler ki beni; sanki yanımda başka bir at peyda oldu birden, başka bir eşkıya daha, başka bir çakı peyda oldu ve eşkıya çakısını havalara doğru kaldırıp beni ŞEREFLE selamladı, hörmetlerini sundu bana ama nedense tedirgindi ve boynunu hiç eğmedi benden yana. Böyle çivi gibi kaldı, göğü delmeye hazır gibiydi, gök gürüldüyordu; çocuklar, ikimizin dağ eteğine vuran gölgesinde kendi geleceklerini hayal edip biraz korkuyla harmanlanmış birkaç gelecek düşlerine yazıyordu. Türküler çığırıyorduk biz o vakitler, biz o vakitler başka dağlara meydan okuyorduk, çakımı öpüyordum doğan mehtaba karşı, ellerimi çırpıp birkaç ritim buluyordum. Birkaç ritim çalıyordum doğadan. Dostum, bana bakıp kahkahalar atıyordu, öyle gür kahkahalar atıyordu ki dağların içinden takvim yaprakları fırlatılıyordu üstümüze. Öyle gür kahkahalar atıyordu ki dağların içinden. Takvimyapraklarıfırlatılıyordu ü s t ü m ü z e. Ben bugün şehre inmezsem, ben bugün kendime bir namlu kiralayıp ona buna şuna ateş etmezsem. Ben bugün genç kızların hıçkırığı olmazsam, bacakları olmazsam, ben bugün gençkızlarıntükürüğüolmazsamboğazkuruluklarında, ben bugün ecel olmazsam işitin. Hışmım bütün bu diyarı inletsin, bütün bu dağları tir tir titretsin, bütün eşkıyalara vursun heybetim. Ah beni buralara fırlatan fener, ah beni buralara çeken duvar. Ah ki ne ah! Cigaram bitiyor, taşlara doğru bir balgam oluveriyorum, güneş yavaştan doğuyor, bütün bu kinim apaçıktır artık. Hörmetler efendim, hörmetler tenime doğan rüzgâr. Hörmetler, kim bilir kaç genç kızın sabah abdestine değdiniz de geldiniz.
Kaç dua
oldunuz bana karşı.
Allah’ım sen anamı babamı atamı abemi bebemi herifimi eşkıyalardan koru yarabbim.
amin.
Yorumlar
Yorum Gönder