Avrupa ve Türkiye Tarihinde Toplumsal Tabakalaşma Üzerine

           Will Durant’in dediği gibi “Medeniyet iki buzul arasındaki bir devirdir.” Homo faber, yaptığı alet ile doğaya üstün gelirken, diğer homo faber’e de üstün gelmek istedi. Medeniyet dediğimiz mefhum; kavgaların, tahriklerin sentezi (mi?) Marx’tan önce Platon tarihi sınıf çatışmalarının ürünü olarak tanımlar. Alfred Whitehead’e göre “Bütün batı felsefesi, Platon'a düşülmüş notlardan ibarettir.” Platon şair Homeros’un söylediklerine dipnot düşmemiş mi? İnsan, insan ile kavgasından trajediler çıkartmış, Atina’ya inen Deus Ex Machine, gerçekten Tanrı’nın adaleti mi? Bütün bu kavga edebiyatla da çözülmemiş, felsefeyle de. Batı’da kurtarıcı bir ilim: Sosyoloji. Durkheim, insanlığın işine yaramayacak sosyolojiyi lanetler. Biz de şimdi burada, bütün bu başlangıç sorularının arasından sıyrılarak sosyoloji biliminin bize verdiği vazife ile işe başlamak istiyoruz. Türkiye’nin siyasetini, sosyal yapısını şekillendiren dinamikleri çözümlemek için gözümüzü önce Avrupa’ya dikiyoruz. Türk intelijansiyasının düştüğü elim hataya düşmeyeceğiz. Türk’ü tanımak için Türk olmayanı da tanıyacağız.
                                               
            Avrupa
            “Tout por le peuple, rien par le peuple.”
                                           
“Her şey halk için, hiçbir şey halkla beraber değil.”  
                                                                                           Voltaire
            Roma’ya ve Grek’e dayanan antik demokraside esirler ve hürler vardı. Bu demokrasi, günümüz manasıyla bir demokrasi değil, yalnız seçkinlere aittir. Savaş tutsakları ondan önce ya öldürülür ya yenirdi; yani kölelik o dönem bahşedilmiş, şükredilecek bir haktı. Aristoteles köleleri, insan ile hayvan arası bir yere yerleştirir. Cemil Meriç’e göre altyapının, ideolojileri nasıl damgaladığının bir ispatı da tek bir filozofun esaret müessesine karşı çıkmayışı. (Keza Özgürlük savaşçısı Voltaire bir köle taciriydi. Montesquieu, zenciler yani kendi tabiri ile “tepeden tırnağa siyah yaratıklar” için “Erdemli bir varlık olan Tanrı’nın iyi bir ruhu simsiyah bir bedene yerleştirebileceğine inanmıyorum.” der. Königsbergli de bu konuda vukuatlı.) Köleler dini Hıristiyanlık, Roma’ya isyan etti. Roma pek tabii sonraları o dini özümsedi, hatta bu özümseme senatöre katliamları için meşruluk kazandırdı. Fakat kölelik kurumu başka bir açıdan Antik Grek’i yok etti. Kölenin yaptığı işleri küçümseyen soylu, endüstrileşemedi. Toplumda yalnız felsefe yapmak ve siyaset ile uğraşmak şerefli bir iş sayılıyordu.


 
           12. yüzyıl Avrupa’sında dört sınıf var: soylular, rahipler, burjuva ve köylüler. Avrupa feodalizmi dağınıktı ve zayıf kralın etrafındaki feodal asiller asayişi sağlıyordu. En alt tabaka, derebeylerin topraklarında çalışan serflerdi (köle köylüler). Burjuva 12. yüzyıl öncesinde Avrupa’da henüz güç kazanmamıştı. Rahipler ise Hıristiyan Avrupa’da savaşlar başlatıp bitirecek güçteydi. Zamanla güvenliği artan orta çağda sadece şehirlerde üretilebilen ziraat aletleri şehirler kurdu, geliştirdi. Gelişen bu şehirlerde, şehri faaliyetler artık yeni bir zenginlik kaynağı oldu. Gelişen şehrin nimetlerinden faydalanmak isteyen feodaller, bunun için üreticiyi, tüccarı korumalıydı. Sonraki asırlarda Avrupa devrimlerinin baş karakteri olan, o vakitler henüz embriyo halindeki burjuva ise derin imtiyazlar talep etti. Kendi askeri güçleri, kendi yargıları oldu. İşte tarihin bu aşamasında ortaya çıkan kavram: Hürriyet. Daha doğrusu Avrupalı hürriyeti.

           
Bu hürriyet, vatandaşlık demekti. Hükmi şahsiyet kazanan şehirler de bundan sonra kendi kendilerini idare eden birimler olarak geliştiler. Bu gelişim, feodalleri beklemedikleri bir örüntü içine soktu. Eski güçleri sarsılıyordu. Ticaret gemilerinin ululuğu, aristokrat damarındaki kana alternatif olunca Orta çağ alışkanlıklarını terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Ancien Regime’de kaim olmak isteyen feodal, Etats generoux içinde bu toplumsal sınıfların temsiline izin verecekti. Sağcı-solcu kavramları da bu meclisteki oturma düzeninden gelmektedir. Meclisin son kez toplanışında avam sınıfının “oylamanın statüye değil kişi sayısına göre yapılması” önerisi soylular ve rahipler tarafından reddedilince hakları kısıtlanan parlements’lar bir daha Kral’ın çağrısına uymadı ve bu şerait Fransız İnkılabına giden yolu açtı.

            Devrimler, ekonomik hırsların fonladığı romantik duyguların omuzlarında gerçekleşir. On ikinci asırdan itibaren kademe kademe ilerleyen burjuva vatandaşlık kazanmak istiyordu. Fransız vatandaşlığı onları aristokratlar ile aynı hizaya getirecekti. Özgürlük, serbest ticareti sağlayacaktı. Avrupa sivil toplumu burjuvanın muhafızıdır.[1] Sivil toplumun üstlendiği denetim, ticareti dokunulmaz bir hale içine alacaktır. Burjuvalar milli sermaye ile yükselecek, gümrük ile miraçlarını koruyacaktır. Avrupa bir ezilmişlikler tarihidir ve zafer bayrağını ezdikleri cesetlerin doruğuna dikmek adettir. Fransız devriminde etken rol oynayan alt tabaka 1789’da iktidara geçenler tarafından oyalanacak, 1791’de kurnazca dışarıda tutulacaktır. Halkın damarından akan devrim kırmızısı, burjuva emellerine ulaştıktan sonra ne hikmetse görmezden gelinecektir. Milli para burjuvanın iştahına yetmemeye başlayınca da gözünü neoliberal politikalara dikecektir. Artık gümrük gereksiz. Asya, Afrika, her yer pazar. Popper’ın kapalı toplumları açık hale getirilmeli ve ticarete dahil edilmeli.
            İlk başta Tanrı, kraldı. Bu görüş tepki çekince kral, Tanrı’nın gölgesi oluverdi. “Brunitiere ilmin iflasını haykırdı.” Nietzsche “Hıristiyan Tanrısı”nı öldürdü. Batı hümanizmi, Tanrı’nın yerine insanı oturttu. Yirminci yüzyılda Naziler ve Faşistler Tanrı yerine “üstün ırk”ı ikame etti. Voltaire’e göre her şey halk için, hiçbir şey halkla birlikte değil. “Doğu” kavramı Batı için sahtekâr bir vülgarizasyon. Kendimizi gölgemizden tanımaya çalışıyoruz. Batıdaki fikirler bizim değil. O fikirler ayna karşısında yazıldı, biz sırtlarından bakıyoruz. Kültürde monopol olur mu? Türk kendini de tanımıyor tabakasını da. Tabakalar yoksa hürriyet yok, sahi hürriyet ne? Türk, Avrupa’nın geçirdiği bu nöbetlerin hangisine iştirak etti? Bu coğrafyayı tanımak için gözümüzle değil, gözleriyle bakıyoruz.

           
Türkiye                                                                    
            “Öd Tengri yaşar, kişi oglu kop ölgeli törümiş.”
                                
“Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş.  
                                                                                    Bilge Kağan
             
            Prens Sabahattin’e göre Türkler bir kamu toplumu ve kamu toplumları gelişemez.  “İngiliz ol!” diyor Türk’e. Sen, sen olmayı başaramadın. Bir milletin gelişmesi çağa ayak uydurmaktan geçer. Çağ, her medeniyet için ortak değil. Türk kendi çağını bulmakta bu kadar başarısız mı? Gelişmek, devirmek demek. Eskiyeni, kötü olanı devir. Yürekte bir ihtilal sancısı gelişmek. Türk bunu becerememiş mi? Müslümanlığı kabul ederek Ön Asya’ya hâkim olmayı amaçlayan Saltuk Buğra Han, bir devrimci değil mi?
            Felsefe rahatsızlık ile başlar. Zor durumda kalmalı insan, sorular sormalı. Okunun ulaştığı her yeri yurt edinen Türk için sıkıntı yoktu. Ruhu bunalmıyordu, atını sürdüğü yer onundu. Felsefe ile ilgilenmedi Türk, kozmogonisinde bir devingenlik olduğunu kolayca anladı. Evren, “eviren”den geliyor; Tengri kelimesi de döndüren demek. Ötüken’deki bu kadim insanlar, kendini Tanrı karşısında küçük görmekle başladı işe. Gök büyük ve hareketliydi, onlar küçüktü. Kendini küçük görüş de Türk’ü yükseltti. Zamanın sahibi Tanrı karşısında hepsi eşitti. Bu, Türk’ün yüzyıllar içindeki tabakalaşma dinamiklerinde önemli rol oynayacaktı. Türkçe’de Latin dillerinde olduğu gibi cinsiyet zamirleri yok. Göçebe toplumda kadın da erkek de aynı işi yapıyordu. Metehan, ata binen ve ok kullanan bütün kavimleri birleştirdiğinde eşitlik ve devrim tutkusuyla hareket etmişti. Yaylak ve kışlak arasında göçen Türk, göçebeliğin zorlu sınavlarında organize olmayı öğrendi. Türk’ün bu hızlı organizasyon yeteneği, kültürel kodlarına pekâlâ sinmiştir.
            Türk “empire” olmak ister. Kadim milletlerin hepsine göre kendisi doğru, kötü olan kovulmalı. Empire olmak Avrupa için Roma olmaktır, Asya’da ise Cengizhan’ın soyundan gelmek. Timur bu yüzden kral değil, Cengizhan’ın soyundan gelmediği için sembolik biri mühür basıyor. Batı bu tutumu anlayamaz. Ön Asya’da hakimiyet Müslümanlığı gerektirir. İslam, eşitlikçi yönüyle Türk’ü zaten cezbetti. Anadolu’nun kolonizasyonu dünya tarihi açısından görece geçtir. Türk’e duyulan öfke biraz da bundan. Ama Türk (belki biraz tarikatlar sayesinde) bu işi layıkıyla başardı. Göreceli bir özel mülkiyet sistemine dayalı İslam bu yönüyle Türk ile uyuşmuyordu. Devlet her şeyin sahibi Türk’te. Türk’ün Hanefiliği seçmesinde bu etken olabilir. Özel mülkiyet temelli Şafiiliğin kazıdığı kültürel kodlar bugünü açıklamada kullanılabilir mi? Şafiilikte Arap’tan başkası lider olamaz. Bu belki Türkiye tabakalaşmasını bir yönüyle açıklayabilecek bir şeydir.
            Uzun yıllar Osmanlı toplumunda babadan oğula geçen bir aristokrasi olmadığı söylendi. Bunun aksi kanıtlar da var. Oğuzlarda bu tarz bir aristokrasinin varlığı tartışılıyor. Tepede han, onun altında aristokrat tabaka beyler, son olarak da alt sınıflar. Bu aristokrasi Avrupa’dakine benzemiyor. Soy önemli fakat tabaka oldukça esnek. Başarı daha mühim rol oynuyor. Liyakat temelli bir aristokrasinin varlığından söz edilebilir. Laurence Krader’e göre Moğollarda ve Türklerde en alt kesimdeki birey, han ile ortak ataya sahip olduğunu iddia edebilirdi. Keza Fatih, Kayser-i Rum olduğunda alt tabakadan birisi akrabamı tebrik etmeye geldim diyerek ziyaret talep etmişti. Bu Türk kültüründe normal bir tutumdur. Belki bu yüzden Türk, bürokrat sınıf ile aralarındaki duvara uzun yıllar alışamadı. Eski toplumlarda birey, yiğitlik ve önderlik niteliği gösterecek olursa, toplumda en yüksek mevkiiye kadar yükselebilirdi. Sonraları devşirme sistemi özgür Müslümanlara bunun yolunu kapayacaktı.
            H. A. R. Gibb ve Gustave E. Von Grunebaum’a göre Türk Müslüman olunca oluşan değişiklikler iki noktada toplanabilir: Bir; Bürokrasiye giriş, Sasanî katiplerinden devralınan beceriler. İki, en derin temeli Aristoteles-kökenli olan bir tabakalaşma modeli. “Osmanlı aydını Aristoteles kökenli bir denge ideası benimsedi” fakat bunun realite ile uyuştuğunu söylemek zor. Sasanî bürokrasisi ise derin izler bıraktı, sağladığı olanaklar Türk için nimetti. Birçok topluluğu, aşireti imparatorluk içine alan Türk çözülmeyi Sasanî bürokrasisi ile engellemeyi hedefledi. Sonraları bu bürokrat sınıf, başta askeri gücü sağlayan aristokrasi ile çatışmaya girdi. Bu çatışmanın temel sahası dildir. Bürokrat sınıf resmî yazışmalarda ve hesap kitapta Farsça kullandı; Türk beyleri ise Türkçe konuşmaya devam etti. İkiye bölünen orta sınıftaki bu iktidar savaşı Selçuklu ve Osmanlı’da da görülebilir.

            Tabakalaşmayı anlamak için kullanılan yöntemlerden biri de Merkez-Çevre teorisi. Şerif Mardin uyarlamış Türkiye’ye. Osmanlı’nın merkezi güçlü, çatışma tek taraflı. Yöneten ve yönetilenler var. Başka bir sınıfın ehemmiyeti Avrupa’daki gibi yok. İstibdat varsa herkese var diyor Said Halim Paşa. Batıda devleti şekillendiren aktörler ile Osmanlı’dakiler farklı. Merkez-çevre kopukluğunun en temel sebebi doğmakta olan imparatorluk içindeki bölük pörçüklük. Aslına bakarsak Osmanlı İmparatorluğu merkezi bir ordu kurmakta başarılı oldu fakat imparatorlukta eski soylu sınıf ve dini tarikatlar hala güçlüydü. Bu dağınıklığın bir diğer boyutu göçebe-kentli arasındaki zıtlıktı. Kentli göçebeliğe dair her şeyi küçümsüyordu. Ayrıca taşralar sapkınlıklar yuvasıydı, sapık dinî yuvalanmalar baş gösteriyordu. Osmanlı denetleyemediği taşralarda birçok isyana da maruz kaldı. Tasavvuf dahi Selçuklu ve Osmanlı’ya kök söktüren isyanlar düzenledi. Bunun sebebi şüphesiz İslam’ın siyaset ile iç içe olması. İmparatorluk genişledikçe başa çıkılmaz örgütlenmeler ile karşı karşıya kalan Osmanlı; yeni toplumsal kurumlara, törelere yasallık tanıdı, uzlaşma sistemine gitti. Gevşek bağların işe yaradığını gören devlet bunu dengede tuttu.
            Bu bölük pörçüklük sonraları bir sorunu daha ortaya koydu: Resmi görevliler ile Osmanlı halkının taban tabana zıtlığı. Bu zıtlık bir zaman devşirme sisteminden doğmaktaydı. Özgür Müslümanlar resmi görev dışında tutuldukları için öfke duyuyordu. Hukuki eşitsizlikler de önemli bir rol oynadı. Her ne kadar yönetici sınıf ayrıcalık sahibi olsa da halk şerri hukuk ile gündelik hayatını güvenceye alabiliyordu, kullar ise “örf-i sultani”ye tabiiydi. Eğitimdeyse çevre, yalnız dini eğitim veren medreselere çocuklarını gönderebiliyordu. Bu aralarındaki farklılığı yeniden üretti. Kul ile alt sınıfların yaşamına yakın olan ulema arasında da bir çatışma vardı. Yani ulema, kul ile çevre arasındaki bir konumda kendine yer buldu. Ekonomik statüdeyse Osmanlı’da memurların serveti en güçlü tüccarlardan aşağı kalmazdı ve bu, Osmanlı’nın sonuna dek de devam etti. (Hatta belki Turgut Özal’ın Sakıp Sabancı’nın elinden tutup onu Japonya’ya götürmesine dek.)
            Bütün bunlara rağmen Osmanlı, gerileme dönemine dek çevreyi elinde tutmayı bilmiş. Bunun en büyük sebebi çevrenin dağınıklığına karşın merkezin düzenliliğidir. Tımar sistemi de bozulana kadar oldukça işe yaramış, bozulduktan sonra da ne yazık ki eşrafın lehine bir duruma dönmüş, çöküş hızlanmış. Eşraf, devletin ulaşamadığı yerde otoriteyi eline alan kişilerdi. O devirlerde ulaşım, iletişim her şey. Mardin’in söylediğine göre Anadolu’da bu görevi tarikatlar yerine getiriyordu. Tasavvuf devlet ile taşra arasında haberleşmeyi sağlıyor, oraları kontrol altında tutabiliyordu. Merkezî düzen Osmanlı’nın sonuna doğru zayıflayınca çevredeki bu kümelerin gücü haddini iyice aşmıştır. Eşrafın kazandığı haklar bir rüşvet sistemine evrilmişti. Bu eşrafta taşra din adamlarını da saymak mümkün. Laiklik karşısında en büyük tepkileri de gene bu cenah göstermiştir. Bu eşraf ve kontrolü altında tuttuğu çevre 1908’den sonra kendine Osmanlı siyasal partileri içinde yer bulacaktı. Ardından yeri gelince Demokrat Parti’nin toplumsal karşılığında etken olacak, yeri gelince MSP’nin iktidarında rol oynayacaktı. Cumhuriyet devrinde Kemalistlerin, ondan önce İttihat ve Terakki’nin çevreyi sıkı sıkı kontrol altına alma isteği mantık ilkeleriyle açıklanabilir fakat bu sıkma şüphesiz toplumda iki farklı görüş, derin bir muhalif iz oluşturmaktan da geri kalmadı. 2020 yılına gireceğimiz bu zamanlarda bu çatışmanın hala derin izler taşıdığını kim inkâr edebilir? Toplumsal sınıf eksikliğini millet için bir avantaj olarak gören Atatürk, elbette düzen ve birlik sağlamak için tarih ve kültür şuuruyla bu raddede ilgilendi. Eğitim kurumları arasındaki farklılığın çevrenin merkez-dışı görüşünü yeniden üretimi Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortadan kaldırılmak istendi. Bu gibi yenilikler ile birlikte merkezi güçlendirmeye çalışan CHP karşısında eşraf statü kaybetmek istemiyordu. Tepkileri ikinci parti denemelerinde sık sık laiklik ve Kemalizm karşıtı propagandaya dönüşecekti.
            Cumhuriyetin ilk dönem resmi politikası Anadolu’nun kültürel farklılıklarını reddetmektir. Türkiye topyekûn aynı değerlere sahip insanlardan oluşuyordu. Bütün o farklılıklar karanlık devirlere aitti. Cumhuriyet “Büyük Eşitleştirici” rolü ile çevreyi kontrol etmek istedi, bu da merkezi sert ve katı gösterdi. Ayrılıkçı çevre, bu politika ile merkeze daha çok yakınlaşmadı. Çevrede onulmaz yaralar bıraktığından dahi bahsedilebilir.
            Aslına bakarsak cumhuriyeti kuranlar da çevrenin, taşranın çocuklarıdır. İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet elitlerini oluşturan sınıf yeni onurun insanlarıdır. Kitap ile düşünen bu ütopya gençliği için merkezi adam kayırmalar tiksindiriciydi. Taşralı bu gençlere göre vatan zaten onlarındı.  “Yaşasın vatan” Avrupa’nın “vive la patrie”si mi? Türk için özgürlük çığlığı birçok tabaka arasındaki pis kokulu iştahın ürünü değil, yüksek memurlara tanınan hakların genele yayılmasıydı. Türk ile Avrupalı aynı merhalelerden geçmemiştir. Bu toprakların istibdadı dahi kendine özgü, bundan dolayı bizde sivil toplum hiç oluşamadı. Taklitçiliğimiz bize her şeyin -miş gibi’sini verdi. Türk’ün gelişmeye açık olmadığı görüşüne asla katılmıyoruz, bu milleti taklide götüren de gene yüreğindeki kıpırtıdır. Türk tabakalaşmasının ayrıntılarının tamamını ne bilmek mümkün ne birkaç sayfaya sığdırmak. Ancak görülüyor ki sosyolojik meselelerde gizil etmenlerin birçoğu asırlarca dil ile, kültürel kurumlar ile taşınıyor. Bunların keşfi, fikrini yükseltmek demek. Bilge Kağan için Türk, Ötüken’den çıkmadıkça yaşayacak. Bizim vatanımız dilimiz ve fikrimiz; ölümümüz de kendimizi terk edip bir ucube gibi yaşamaktır. Türk sosyolojisi, şüphesiz kendi Ötüken’ini ararken şahlanacaktır. 
           
           
     
             

           



[1]İnsan hür olmazsa sorumluluğu da kalmaz. İnsanı sorumlu kılmak için, onu tekrar hürriyetlerine kavuşturmak gerekiyordu.” Meriç, Cemil (1993) “Sosyoloji Notları ve Konferanslar”, İletişim Yayınları, s32

Yorumlar

  1. Sosyal tabakaların oluşumun bir çırpıda güzel bir anlatımla kafamızdaki boşluklar oturmuş oldu elinize sağlık
    Türk toplumunun kültürel kodlarını İslam ve Türk milletinin kaç yıldır gelen değerleri elbette dikkate alınmadığı bu yazıda bariz bir şekilde görülmektedir. Türk toplum yapısını yine kendi tarihimiz ve kültürümüzle inşaa etmemiz gerektiği ortadadır.. Değerli sosyolog Hilmi Ziya Ülgen'nin şu sözüyle bitirmek istiyorum "H.Z. Ülken’e göre Türk Hikmeti ne Yunan Hikmeti gibi kaderci ne de İran hikmeti
    gibi hayalcidir. Mukadderat anlayışı da Eski Yunan’da olduğu gibi felaketler getiren bir kudret değil, düzeltici ve ıslah edici bir kudrettir." Türk gençliği kendi tarihi kültürü ve fikirlerine göre inşaa etmelidir..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar