Av
Tüfeğini
titrek, acemice tutuyordu. Yeşilin her tonu etrafında sevişiyor, iki tazı
önlerinde her taşı koklayarak ilerliyor. Baş avcı mağrur, köpeklerin ardından
en iyi işitici hüviyetinde, en keskin görücü, en acımasız bahadır. Altı
kişiydiler, av görevi onlara tayin edildi kurada, bir kahramanlık türküsü çığırıldı,
gelenek odur ya kırmızı ip bağlandı sağ bileklerine, kafalarından aşağıya gül
suyu döküldü beş kere.
Bu
bir canavar avıdır, beş kere de boy abdesti alınacak idi, sabah namaz kılınacak
idi, hoca hepsini ayrı okuyup üfleyecek idi, sonra koç kesilecek idi. Baş avcı; eli
kana bulanmışlığını uyanır uyanmaz üstüne geçirdi, gülümsemedi hiç, güneşin
doğduğu Yirmilik Tepe’ye baktı durdu. Güneş yüzüne vururuken ihtiyarlık çilleri
parlıyordu, gözünün elalığı sarıya çalıyordu, o saatlerde sesini işiten olmadı.
Bizimki
on dokuzuna yeni basmış, ilk avıymış, sıskaymış, “Basacağım tetiğe, on iki
kalibre yıkar yere.” diye telkin edip durur kendini. Yıkar, yıkar, leşini çıkarır, nefesini keser. Dilinde
gece çığırılan türkü;
Yiğitler
yok ise canavar ne ider
Kundakta
bebe, yeni sübyan can virir
Yiğitler
yok ise haney- kâbus çöker
Yiğitler
yok ise canavar ne ider
Koru
Allah-u Allah sen yetim koru
Koru
Allah-u Allah sen bizi koru
Yiğitler
yok ceberut ezer geçer
Koru
Allah-u Allah sen yiğit koru
Bu
bir canavar avıdır, tüfek tutan el yiğittir. Aşağı köyde de görmüşler imiş,
neresi gövde neresi baş belli olmaz imiş. Boynuzunu Sarı Mehmet’e geçirmiş
imiş, Sarı Mehmet boğularak can vermiş imiş. Nasıl oldu da boynuz adamı boğdu
belli değil, boynuz geçince mosmor olmuş, ciğerleri şişmiş, oracıkta ölüvermiş.
Bizimki aklından çıkaramıyor bu hikâyeyi, ara sıra ciğerlerini yokluyor, olmaz
öyle şiy canım deyip duruyor. Buba oldum ben, yeni bebem var, yok canım.
Bu
avın korkunç epey tarafı vardır, baş avcı nasıl da böyle teklemeden yürür anlamazlar.
Diğer beş kişi ondan cesaret alır, baş avcı da bunu bilir elbet. Gücü,
kuvvetindedir bütün keramet. Çalıya basmamaya dikkat eder, ses çıkmasın,
canavar onları işitmesin. Ormanın içinde kayınlar, meşeler hular durur, rüzgâr
avcıların terini soğutur. Bu avın elbet korkunç tarafı vardır.
İmdi
ormanın ortasındalar. Altı ürkek, tüfeğini dört bir yana tutuyor. Tazılar bazan
gözden kayboluyor. Ağaç diplerinde mantarlar, yanında kara oluklu kertenkele.
Gözünü bizimkine dikti kertenkele, baş avcı oğlana sus işareti yaptı. Bir ses işittiler;
ne çığlık ne fısıltı ne türkü ne nara ne tiz ne kaba. Ağam bu neyin nesidir?
İçlerinden
hayıflandılar, Allah belasıymış kura. Gömlekleri sırılsıklam
oldu, yürekleri yerinden çıktı çıkacak. Baş avcı sertçe baktı avcılara, bir daha
sus işareti yaptı.
Onu
ilk gören de baş avcı oldu, parmağını uzatınca diğerleri de fark etti. Bu ne
yarabbi, dört ayağı var imiş, yeleli imiş, kanatları var imiş, rengi ak, gözleri
kapkara imiş. O elbet daha önce gördü avcıları, onlarla oynadı belki de,
zavallılar dedi durdu içinden. Korkunç imiş, bu hikâye yaşanılmış imiş.
Bu
bir avcı avıydı kim bilir, bizimki aklından geçirdi. Türküyü hepten unuttu, elleri
titredi, namlu bile terlemişmiş. Canavar onlara yürürken hepten çıldırdılar, tetiğe
bastılar, on iki kalibre boşa gidip duruyor imiş.
Mahlukat
geldikçe kaçıştılar, bizimkinin dizi çözüldü yere düştü. Mahlukat ona
yaklaşınca ağırlaştı, büyüdükçe büyüdü. Çenesiyle onu kavrayıp uçtu gitti. Diğerleri
çıldırdı, bir nevi öldü. İyi saatte olsunlarmış.
Bu hikâye gerçekmiş, yetim kalanlar, babası aklını oynatanlar anlatıp durmuş. yıllarca Yirmilik Tepe'den göğe bakıp da bubam gelsin, ceberut bubamın aklını getirsin
derlermiş.
Yorumlar
Yorum Gönder