İhtiyarın Söyleyecekleri Vardı

             Öksürük nöbetine girmişti de ağzından tükürükler saçıla saçıla, yüzü kıpkırmızı, gözleri yuvadan fırlayacak gibi, bıyıklarındaki sarartı sakallarındaki aka ulanarak, çilli ve güçlü eli dayandığı masayı sarsarak diğer eliyle benden su istedi. Suyu getirdim, bardağı dikledi, ağzını sildi. Yedi ayı aşkın ihtiyarın yanındayım ve kendimi buraya şartlayışım ilk günden daha fena şekilde, mürşidimi aramaya devam edişim daha da fena şekilde, mürşidimde mürşidimi bulmaya gayretim en fenası. Gözlerini bana dikti, ciğerlerim ağrıyor, geçmiş olsun beyefendi. Geçmeyecek evladım. Üzerinde beyaz şile bezi gömleğin yakasından aklaşmış kıvırcık kıllar fırlıyor, yanına yaklaştıkça tütün kokusu dayanılmaz oluyor, bakışlarında insanı darmadağın eden bir şey var. Bakışlarında bende cesaret kıran bir şeyler var, bir şeyler ki o şeyler beni buraya bağlayan, nasıl daha iyi yazabilirimin ve dahası nasıl hiç yazamayabilirimin anahtarını elinde tutan, kendimden tiksinmemin ve hatta nefret edişimin müsebbibi şartların terkibi. Gözlerini bana dikerek Ziya Paşa’dan beyit okudu, “Cânan gide rindân dağıla mey ola rîzan/

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde”, okurken ne iştahlı ve ne yılgındı, son çırpınışında olan bir sarıasmaya ne çok benzemekteydi, bu bitkin vücutta nasıl bu kadar öfkeliydi, öfkesinin kıyısında köşesinde dolanırken ne kadar nazikti. Ağzınıza sağlık beyefendi, evladım, rahmetli Mehmet Kani bu beyiti çok severdi! Gözleri gözlerime dikiliydi de gözlerinin doluşundaki her saniyeyi olanca çıplaklığıyla seyrettim. Eliyle çekil işareti yapana kadar, bütün bu süreçten iğrenerek yüzüne baktım. Çıkarken arkamı ihtiyara dönmedim, gözlerimi kısarak ezberlediğim yola düştüm, bu eski Ankara evinde bana ayrılan köşeye çekildim. Şimdi ihtiyar için azap vaktidir. İhtiyar kendinden pek çok şey götürüp kendine pek az şey getirecektir. Götürdüklerinin yanında getirdikleri, müthiş tecrübesini ve yeteneğini damıtacak lakin bu haseple ondan eksik-ucube bir varlık yaratacaktır. Bütün bu sancıyı, bütün bu doğumu iliklerimde hissederim de Allah korusunlu bir nevi hislerle kendime oradan oraya korkakça savrulacak yönler tayin ederim. Bin bir işi kıymetli bir bilinçsizlikle görür, bana ayrılan zamanı vakte çeviririm. İhtiyarsa şimdi öksürük nöbetinden daha acı verici bir nöbetin peşindedir. Peşindedir diyorum çünkü bu nöbeti emin olun ki peşlemektedir, o bu nöbeti peşlemese nöbet ihtiyara öyle bir baskın yapar ki onu en savunmasız, en perişan hale sokar. Hazırlık yapmalıyım, ılık suyla havlusunu ısladım, kahvesini pişirdim – ne çok sert ne çok yumuşak olacak, divitini antika hediyelerin olduğu çam kokulu vitrinden çıkardım, mürekkebi biten hokkayı doldurdum, saman kağıtlı defterini de tepsiye koydum. Evet, hiçbir şey eksik olmamalı, mürşidliğinde mürşidimi aradığım beyefendi, bu zavallı ihtiyar memnun olmalı. Kapısını çalıp, izin almadan girdim. Bunu ilk tanıştığımız gün istemişti benden. Kapıyı çalacak kadar nazik ol fakat gel dememi bekleyecek kadar kendini geri çekme. Yazacaksan saldırgan olmalısın, ayrıntılara saldırmalısın, bu ayrıntılardan izin istedin mi bitmiştir iş. Sen artık müellif olamazsın demektir. Ve o zaman sınıfına dönersin, sefaletinden başka bir şey kalmaz elinde. Yaşayanlardan olursun sen de, yaşayanlar ölecekler. Müellif neden ölmez, yaşamak yerine yazmayı tercih ettiği için.  Marazlı bir sessizlik odaya hâkim olana dek susmuştu bu cümlelerden sonra. Bense hazırlıksız yakalanmaktan ayrı bir haz duyuyorum dedi sonra, ezbere yaşamanın öldürücü tekrarı beni ayrıntılara kör etti. Bu yaşımda beni hazırlıksız yakalayacak ne var diye diye yastıkta dönüp duruyorum. Ölüm, diyeceksin – demeyecektim – en çok ona hazırlıklıyım. Telkinine uydum, onu en hazırlıksız şekilde, hatta onu korkutacak şekilde evinde bir hayalet gibi dolaşmaya başladım, sessizce yapılan işleri pek sesli, sesli yapılacak işleri pek sessiz icra ettim. Ona bir musiki veriyormuşum, ve ekleyeyim benden iğreniyormuş. Varlığım ona ıstırap veriyormuş. Zavallı adamcağız. Zavallı ihtiyar. Çok şey görüp bilmenin uçurumunda. Ona acıyorum.

            İçeri girdiğimde gözleri şişmişti, katladığı seccadesini kül tablasının yanına bıraktı. Bana bakmadan sedir masasına oturdu. Başını avcunun içine almış, başım ağrıyor, geçmiş olsun efendim, buyurun havlunuz. Buyurunuz divitiniz, buyurun kahveniz. Çekil dedi. Odadan hızla, gene de bahsedeğmeyecek nezaket kurallarıyla çıktım, kravatımı bağlayıp sundurmadan dışarı attım kendimi. Bu serin evin dışı ne sıcak. Akşamüstü olmasına rağmen Ankara ne boğucu. Evin tam karşısındaki banka oturdum. İki elimi, iki dizime kavuşturdum, öylece hareketsiz kalakaldım.

***

            Geldik mi, geldik efendim. Kontağı kapatıp ihtiyarın inmesine yardım ettim. Sağ eliyle elimi kavradı, diğer eliyle kapıdan destek aldı ve doğruldu. Nefes nefeseydi, heyecanlıydı. Hadi hazırlan, al şu tüfeği, saçmaları doldur. Emrine itaat ettim. Şu teybi al, aldım. Beş dakika kadar yürüdük, ormanın içine kaybolduk. Sin buraya dedi, bir çalılığa sindim. Teybi çalıştır dedi, çalıştırdım. Şimdi teypten bıldırcın sesi geliyor ve av başlamıştır. Her şey olduğu gibi bıldırcın da eşiyle kandırılacaktır. Biz var olan sesimizi de kestik, kendimizi doğada kaybettik, cırcır böcekleri ve kurbağaların sessizliğe kattığı ritimde bekledik, elimde tüfek bir bıldırcın düşlemeğe başladım. Yaşlı adam sessizliğiyle coştu, gözleri parladıkça parladı. Sindiğimiz yerde gözüm çakır gözlerine değdi de ölümü tek bu an düşündüm o avda. Bir yarım saat bekledik, ben düşünedururken, düşünceden düşünceye savrulurken eliyle omzuma dokundu, müthiş bir dikkat vardı bu ihtiyarda, gözünü teybin yakınından ayırmamış olacak ki hemen fark etti avı, parmağını teybi koyduğumuz ağacın dibine doğru uzattı. Evet, av orada. Şu bıldırcın şimdi bıldırcınlık hüviyetinden sıyrılmıştır, bir avcının varlığı onu av tayin etmiştir. O bu kimliği henüz bilmemekte, hiçbir zaman da hazmedemeyecektir. Bıldırcın seke seke sesin geldiği yeri arıyor, ben bekliyorum. Beyefendi omzumu sıktı, parmağım harekete geçti ve bıldırcın saçmanın kuvvetiyle savrulup üç gramlık kanını döktü.

            Yaşlı adam donakalmıştı ki yanımdan fırlayıverdi şaşılacak çeviklikle, gayriihtiyari elimi uzattım. Şimdi

Bıldırcın

Avucunda. Geceyi delen ateş, ormana duyulan saygıyı bertaraf etti. Sessizlik paktı bir kere bozuldu. Beyefendi hıçkırarak ağlamaya başladı. Yüzünü avcundaki bıldırcına bastırdı. Katilsin sen, katil! Katilsin sen, katil! Sefilsin sen, nasıl kıydın şuncağıza. Ağladıkça ağladı, ağladıkça kendinden kopup kendini buldu. Elimde tüfek, hareketsiz şekilde onu seyrettim. Cebimden paketi çıkarıp sigara yaktım. O sayıklamaya devam etti.

            Bıldırcını gömüp beyefendiyi arabaya götürdüm. Otele vardığımızda hala titriyordu. Beyefendiyi yatırdım, üzerine kat kat yorgan örttüm. Yatağında kambur halde, sabaha kadar sayıklayıp durdu. Katilsin sen, katil.

***

            Beyefendinin yanında ikinci senemi doldurmuştum. Sakalını ben tıraş ettim, gücü giden bacaklarını ellerimle ben yerleştirdim sandalyeye. Bahçelievler’de, çok sevdiği Kamuran Pastanesi’ne sürdüm sandalyesini. Pastanenin vitrinini görünce iştahlanır gibi oldu, sonra gözünü sıkılırcasına çekti. Pastanenin beyaz dekoruna takıldı şimdi. Belki kendini cennette saydı, belki onu cennete götüren kişinin hayali bende utanmaz bir kibir oluşturdu da ben böyle yorumladım. Onu masasına götürdüm, kahvesini ısmarladım. Pastanenin sahibi Maraşlı Veli Amca onu zar zor fark etti, usulca fakat müthiş bir heyecanla yanımıza yaklaştı. Efendim, dedi, efendim, hoş geldiniz. Ellerine sarıldı, öpmeğe koyuldu. Beyefendi elini geri çekti, beyefendi elini geri çektikçe Veli Amca daha da iştahlı sarıldı ellerine. Beyefendi Veli Amca’nın saçını  okşamaya başladı, harçlığını çıkarmaya çalışan üniversite öğrencisi garsonlar ne olduğunu anlamadı da manzaradan epeyi etkilendi. Ben hiç istifimi bozmadan bu iki ihtiyarın sarılışını seyrettim, kendimi hissettirsem şüphesiz ikisine de büyük yanlış edecektim. Ceketim üzerime fazla geldi, ben içinde iyice azaldım ve beyefendinin müthiş varlığı yanında haddimi bilip bir köşeye çekildim. İzzeti ikramlar eksik olmadı, beyefendi nezaketen pek az şeyin tadına bakmaya kendini zorladı. İki Türk kahvesi içti, umarım benim kahvemi daha çok seviyordur diye içimden kıskançça geçirdim. Beyefendiye umarım beğenmeyeceği bir şeyler ikram etmemişlerdir diye hayıflandım. Kendi köşemden bütün bu töreni seyre devam ettim. Haberi alan Veli Amcanın arkadaşları bir bir girdi içeri. Beyefendiyi her gören ilginç bir rabıtayla yaklaştı yanına, haber alamadık sizden dediler, sizi rahatsız etmek de istemedik diye eklediler, ey baş müellif, ey Namık, günümüzü ne mutlu kıldın! Beyefendinin yüzünden anladığım kadarıyla kimisini tanıdı, kimisini çıkarmaya kendini zorladı, durumdan büsbütün rahatsızdı ama töreni bozmanın bu sefillere getireceği acıyı bildiğinden masasında dervişane oturdu. Çilli elleri pek dudak gördü, kimisi müellifin saçını öptü, kimisi çakır bakışlarından bir mana çalabilmek için gözyuvalarına uzun uzun baktı. Beyefendi ne verdi ne aldı bilmiyorum. Hatta itiraf edeyim ona dair çok az şey biliyorum. Bu müthiş yazar, Türkçenin bu çağdaki efendisi her girdiği mekâna öyle bir tesir ediyordu ki, her dokunduğu insana öyle bir şeref bahşediyordu ki onu insanoğlu olarak görmemeğe başladım. Biliyor musunuz, o haklıydı, o yaşamamıştı. Yaşadı diye iddia edilen ne varsa yazmak için tecrübe edindi, yanında ne dediyseniz, ondan ne işittiyseniz ona gitmedi ve ondan gelmedi. Karısı ona hiç dokunmadı, çocuğuna ilk bisikletini alan o değildi. Beyefendi, şu karşımdaki ihtiyar, daha iyi yazabilmek için kendine bir hayat uydurdu. Rabbim bu nasıl bir şey? Bu adamın sesi nerede, bu adamın görüntüsü nerede? İşte yaşlar yanağımdan süzülüyor. Burada olduğunun haberini alan talebeler pastaneyi iyice kalabalıklaştırıyor. Bütün bu kalabalık ağzından dökülecek her kelimeye duyduğu saygıdan çıt çıkarmıyor, dudaklarından ne dökülse yasa kabul edecekler. Genç şairler ve müellifler mürşidlerinin konumunu düşlemekte, Veli Amca ona kitaplarından alıntılar yapmakta. Gözler beyefendiye kitli, beyefendinin Kanlıca’dan arkadaşı olduğunu bildiğim Nesim Bey gür sesiyle bir şiir okumağa başladı. Şiirin hep bir ağızdan marşa dönüşmesi zaman almadı:

Bir zevk duyulmaz oldu, buranın rüzgârlarından

Hayat soldu bir günün enginlerinde yine.

Selâm! Sonsuzların yorgun gönüllerine

Selâm: Güneşi içeren çocukların diyarından!...

 

Bir ateş yakalım ki geçmesin hatta bir an

Ve sussun kurtlar, kuşlar bir gök gürültüsüyle;

Bir ateş yakalım ki, tutuşsun gökler bile

Ve Güneş içilsin o gün, kızıl çanaklardan!...

 

Varsın eskisin sesim kaybetsin ahengini

Geceler kıskanmasın aydınlığa süsünü.

Donatsın sonsuzluklar gibi gurubun rengini

Söylesin ve uzaklar baharın türküsünü...

 

Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden

Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden.

Selâm! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden,

Selâm, güneşi, göğü yakanlar bahçesinde!...

            Beyefendi şiiri dudaklarına kattı, o da mırıldandı bir yandan ve nihayetinde gülümsedi. Nesim Bey’in elini sol avcuna aldı, eline sağ eliyle iki kere dokundu. Nesim Bey kıvançla fötr şapkasını başından çıkardı ve gövdesine kitledi. Beyefendi törende kendine ayrılan görevi ifa ediyor, müritler de payını oynuyor. Şiirler söylenip beyefendinin romanlarından konuşuluyor, heyecanlı talebeler soru üzerine soru ekliyorlar, Veli Amca beyefendiyi sık boğaz etmeyelim diyor. İkramlar devam ederken ve ben altıncı çayımı yudumlarken ihtiyar bir hışımla benden yana döndü. İki gözünü manalı şekilde kırptı, hemen toparlanıp bin bir teşekkür ve veda ile pastaneden çıktık. Sandalyesini arabaya doğru sürdüm, ihtiyar oldukça sessizdi. Arabaya binmesine yardım ettim, sürücü koltuğuna geçtim. Eve doğru yol alırken sigara dedi, sigarasını ve çakmağını uzattım. Tandoğan Meydanında trafik ışıklarında beklerken ellerini incelemeğe koyuldu, sanki henüz yaratılmışlar gibi her ayrıntısına göz dikti ve ağlamaya başladı, arka koltukta bir çocuk mahzunluğunda oturuyordu.

***

            İhtiyarın yanında üçüncü senem. Son altı aydır mesaim daha meşakkatli fakat tek bir lahzadan şikâyet etmedim. Önce yürümesi iyice güçleşti, sonra nefesi daraldı. En başlarda pek çok dostu geldi ziyarete. Pek çoğu ah vah etti, elini ayağını öpmeğe çalıştı, ellerini göğe açtılar, ya Şafii dediler. Nâmıka şifa dilediler. Ziyaretler gittikçe azaldı da Nesim Bey ile Veli Amca gene her hafta ziyaret ediyordu, küçülmüş bedenine baka baka dualar okuyorlardı.

             Beyefendi bazı geceler iyice tizleşen sesiyle belli belirsiz cümleler kuruyor, epeyi bunalıp beni yanında istiyor. Başındaki sandalyeye oturup ona Cicero okuyorum. Ey baş müellif, bir anne şefkatiyle yanında dururken senden arta kalanda sende eksileni çözmeğe çalışıyorum. Dudağından çıkan her sözde söylemediklerini, daha önce söylediklerini, şimdi nefesinin yetmediğini arıyorum. Öksürükle kesilen her cümlenin dağılma noktasında keşfe çıkıyor, nefesinin varmadığı diyarlarda kelimeden kabirler ziyaret ediyorum. Beyefendi, yanınızda tek an takım elbisesiz durmadım. Saygısızlığımı anlamayacağınız, bilemeyeceğiniz yerde dahi size kusur etmedim. Çamaşırlarınızı özenle yıkadım, bir daha hiç giymeyeceğiniz ceketlerinizi ustaca ütüleyip astım. Hokkadaki mürekkebi gene tazeledim, ibriğinizdeki abdest suyunu titizlikle doldurdum ve döktüm. İdrakiniz varmayacağı kitapların tozunu aldım, tütsüyü sizi rahatsız etmeyecek yerlerde dolaştırdım ve sevdiğiniz hoş kokuları, hatıranız içinde diri tuttum. Memleketten getirdiğim domateslerden domates çorbası yapıp, çorbayı gözlerimde evladını beslercesine bir ışıltıyla ağzınıza döktüm. Bir gün bana seslenmiştiniz, hoca demiştiniz. Sen hocaydın! Öyleydim dedim. Doçenttin, evet. Yazık, yazık sana evladım, ne Alparslan olabildin ne Namık. Başımı eğdim, olamadım efendim. Ne olmaya çalıştımsa olamadım, ne yapmaya çalıştımsa yapamadım ve nereye varmak istedimse orası benden uzaklaştı; işte şimdi buradayım ve her şeyden öylesine öte, kendime öyle yakınım ki yaşamım ve ölümüm arasında aslında hiçbir yerdeyim. İstediklerimizin bizden içre olmadığını, bir yere varsak dahi orayı kendimize katamayacağımızı, istenilenin isteyenden en ücra olduğunu yeni yeni fark ettim.

            Bir gece gene kitap okurken ihtiyar iyice bunaldı, ağır ağır bileğimi yakaladı. Udi dedi ıslıkvari sesiyle, Kürdilihicazkâr! Udumu dizime oturttum ve icra ettim, ihtiyar mezalim nefesini unutana, uykuya dalana dek devam ettim de ihtiyarı başka aleme götürüp bu alemdeki acısını hafiflettiğimi sandım. İhtiyar artık çok kere ellerini inceliyor, bu bana ıstırap veriyor. Ellerini, bir çocuk bakışıyla didik didik ediyor, o masum bakışı gözümün önünden gitmiyor. Ellerindeki çili sayıyor belki, belki parmak kıvrımlarındaki mucizeyi arıyor, dişlerinin eksikliğine dolan yanağı iyice çukurlaşmış, ağzı yarım açık şekilde elleri sanki daha önce yokmuş da bakışlarında yaratılıyor gibi gözünü dikip öylece kalakalıyor. Uyanıkken öylesine kendinde değil ki uyurken- bu yarım ölüm halinde kendi oluveriyor. Aklının başına uğradığı sabahlar ağlayarak bana rüyalarını anlatıyor, ekseriyetle çocukluk hatıraları. Koşmaları, gülmeleri, amcası, dedesi, annesi, al meyveler, mor kasımpatılar… Şimdinin, maziden istifası bu ihtiyarı mahvediyor. Bana Mehmet Kani diye sesleniyor ara sıra, benim o olmadığımı fark etmiyor ya da fark edip benim bedenimde öyle bir ruh düşlüyor. Bazan da

            Bugün öğle vaktine müteakip Taceddin Dergâhına defnettik ihtiyarı. Dostlar, talebeler, devlet büyükleri, devlet küçükleri cenazedeydi. İhtiyarın son nefesinden sonra gözlerindeki maviliğin canlılığı ile bedeninin ölgünlüğü öyle bir tezat oluşturdu ki bu bana zulmetti. Gasilhaneden sonra, cenaze dahil ağzımı açmadım. Yalnızca mezarına toprak atarken küreği elimden almak isteyen Veli Amca’ya hayır dedim, üstelemedi. Ayetler ve şiirler okundu, göz yaşları döküldü. Çok öfkelendim biliyor musun, hani yaşamayan ölmezdi? İhtiyar, bana yalan söyledin, ölümünün bir fiil olarak bana tesir ettiğini düşünmüyorum. Kim bilir sen çoktan ölmüştün, çoktan kendin olmayan kendin yani şu dünya denen cemiyetin sana dair kısmı göçmüştü de benim yanımda varlığına dair izlerden mürekkep halde ayakta kalmıştın, benimle konuşmuştun, bana yazılarını okutup yazılarımı okumuştun. Ama hepsi o kadardı. Üç koca seneden sonra nerede başladıysam orada bitirdim, beyefendi, ihtiyar, bana nerede geldiyse benden öyle gitti: Çabucak belirip ağır ağır var olarak ve şimdi bu durumda ağır ağır yok olarak. Cenazede kimse kalmayıncaya dek Taceddin Dergahında ellerim kabanımda mimiksiz ve sessiz halde bekledim. Senle ben, yalnız kalıncaya kadar orada durdum. Senin yalnızlığın ile benim yalnızlığımın ayrı olduğunu, birbirine karışmayacağını fark ettiğim vakit ise evine doğru yol aldım. Yağmur sepken yağıyor, etrafımda genç cıvıltılar, Ankara’nın yağmura alışmaz telaşı, kahkahalar ve neşeler; yanlarından geçerek hepsini eledim. Anahtarı evinin kapısına sokup içeri girdim, holde birkaç dakika kaldım. Çam kokulu vitrinin yanına oturup sigara yaktım. Sonra aniden kalkıp kitapların tozunu aldım, evde tütsü dolaştırdım; hokkaya mürekkep, ibriğine su doldurdum. Odana geçtim, yatağına uzandım, üzerime yorgan alıp kambur halde titremeğe başladım. Hatta başımda Veli Amca ve Nesim Bey’in dualarını duyar gibi oldum.  

***

 

           

           

Yorumlar

Popüler Yayınlar