Kitap ve Sosyal Medya

* Yazı, "Kesif Sisi Dağıtan Aydınlık" başlığıyla "Temel İhtiyaç Kitap" konulu ulusal deneme yarışmasında birincilik kazanmıştı. Yazıyı, başlığını "Kitap ve Sosyal Medya" olarak sadeleştirerek bloga koyuyorum.

Yazıda sosyoloji ve edebiyat göndermeleri bir arada bulunuyor. Kitabın ne olduğuna dair ontolojik açıklama kaygısıyla yazmaya gayret ettim. Sosyoloji teorileri ile edebi metinlerarası göndermeleri bir arada kullanmaya çalıştım. Zygmunt Bauman ve Ricardo Mazzeo'nun "Edebiyata Övgü"de "Edebiyat ile Sosyoloji iki kız kardeştir." vurgusu bana cesaret verdi.

Yazının seslendirmesi: 


 

            Okuma, içimizdeki meçhul alemin kapılarını açan bir anahtar.” diyor Cemil Meriç. Bir anahtar, dişleri kelimelerden mürekkep; onda ihtilalin haberi de var muhafazanın teminatı da. Fikir, en önce kelimenin hasadı; eşrefi mahlukat kendini gerçekleştirmek için kitaba sığınıyor. Hayır, ondan kendine bir sırça köşk inşa etmeyecek, münşid ilk kendini tanımalı; zihni kelimeye muhtaç, ona bir yoldaş gerekli. Kitapla dönüyoruz içimize, içimize yani en uzak köşemize, orada bulacağız sesimizi. Yoldaş hem mehtap olacak hem gölge. Müphem içinde askıda insan; boğulmaktan, muhtekir meçhulden kitapla kurtuluyor.

            Homo socius, Le Bon’un söylediği gibi kitle içinde yeterince düşünemez; kitap pazarlıksız, yapmacıksız, muhatabın yani yazarın söyleyeceğini söylediği ve cevap için okuru kendi başına bıraktığı, tahayyülüne en özgeci saygıyı duyduğu yöntem. Zihnimiz en samimi, en katışıksız haliyle yeşeriyor. Kelimelerde var oluyoruz, kendimiziz evvela sorguladığımız. Münevver kitapla aydınlanıyor, hayatı tanıyor, medeniyeti böyle kuruyoruz. Dilbilimin en mühim kuramlarından: Beynimiz bir makine, o kelimelerle kodlanır, meçhulü görür gözümüz, sağır bir sefaletten harflerle kurtuluruz. Sağır bir sefalet yani binlerce sesten müteşekkil gürültü, çok duymaktan duyamaz olmak... Kitap sana güzel olanı işit diyor. Görüyorsun, daha iyi yaşamak için kitapla kalkıp kitapla yatıyorsun, sesin duyulur olmuş, ikinci kez doğmuşsun. Bu ikinci doğumda Yasnaya Polyana’lı anarşist bir çiftçinin söylediklerini işiteceksin, Yüce Allah kelimeler üzerine yemin edecek ve iman edeceksin, bir böcek ters düşecek yere onu da göreceksin. Anlamsız bir yığından anlamlar semasına terfi: Yüksek, nazik ve şerefli. Farkındasın dostum; Platon, Sokrates’i yazmazsa onun ölümünden yalnız iftiracı Meletos sorumlu olmayacak.

            Semada görüntü her zaman berrak değil elbet; yerde hızlı tüketmenin sisi dolaşıyor, bu sis ahlaksız, hodkam. Aydınlatmaya çalışsan nafile deniyor, “Bak, güneş kimi aydınlattığından habersiz.” de ayrı bir bencillik değil mi? Kitabın tatlı/nahif ışığı sisleri aşamayacak mı? Dert ediniyorsun, kelimelerle düşünmeyenlerin teslimi pek tabii ilk senin canını yakacak. Münşidin inşaatında hakikati açığa vuran şamdan var idi, sosyal medya ise bir panoptikon: Bakışların zindanı, yazarın ve okurun karşılıklı nezaketinin aksine kaba bir gözetleme kulesi. Onlar teşhirin kölesi; mağaradalar, gölgeleri hakikat zannediyorlar. Kafalarının içinde bile yalnız değiller, bir diyetle girdiler bu curcunaya: Kendilerini tüketiyorlar. Hatıralarını tüketiyorlar, görünüşlerini; mânâ olamayan sayıklamaların kurbanları onlar. İnsanlar artık mekânlar arası, birey her mekâna sinmek istiyor; çok mekânlılıktan mekânsızlaşıyor neticede, çok kimliklilikle kimliksizleşiyor. Kimliksizlerin söz konusu eksiklikleri, onların “socius” olarak gerçek iletişimde de gelişimlerini etkiliyor, bu gelişememelerin kümülatif hali toplum oluşa, nihayetinde insan oluşa da zarar veriyor. Şimdi muhatap ekrandır; bitmeyen bir gösterinin parçasıdır insan, gözetimin nesnesidir, çıplaktır; düşünemez, katılır. Kitaptan da korkar nihayet; uzun yazılardan, düşüncenin ağırlığından yılar. Yarasının iyileşmesine izin vermeyen bir süreklilikteki gözetim, kabuğa izin vermez çünkü, çıplak zihni fikre savunmasızdır, dış dünyaya bu kadar hassas olunca keşfedecek bir iç dünya bulmak zordur. Sanat yaşamaya dair bir iz, ölümden sonra da hatırlanma arzusu; oysa sosyal medya insanı her daim kendi cenazesindedir, onların şatafatlı merasimlerle geçer günleri.

            Yaşamanın tali, yaşadığını göstermenin gaye olduğu bu devirde kitap raf süsü olmaya mahkûm edildi. Oysa “kitabın yapacağı hiçbir şey kalmadı” bezginliğimi kabul etmiyorum, ışık zifiri karanlıkta daha rahat seçilmez mi? Bu, obskürantist bir dua.  Merasimi bozmalı, korkuyu yenmeli, münevver bir güneş değil, kimi aydınlattığından bilhassa haberdar olmalı. En olmadı bir yel değirmeni bulmalı savaşacak, bir mektup yazmalı, bir Olric ile sohbet etmeli. Bu gayrette Oğuz Atay’ın “Beni tanımalısınız.”, Sait Faik’in “Yazmasam çıldırıcaktım.” diye haykırışının hatırı var, kitap bir ihtiyaç ve kelime bir iptila: Görmeye, hazmetmeye, anlatmaya… Yani anlatış, anlamanın da bir parçası ve bu haseple ondan vazgeçmek, kitaba da ihanet manasına gelecek. Curcunayı, harflerden bir nezaketle bozmalı; İsmet Özel diyor ya “Dilce susup/Bedence konuşulan bir çağda/Biliyorum kolay anlaşılmayacak.”, ben anlaşılmasa da ümidi telkin eden kitaba hürmeten konuşmaya devam ediyorum, çözümün bu olacağına itikât ile meçhule açılan kapının anahtarını elime alıyorum.

            Anahtar; “meçhul alem”in sırlarına şahit, bulanık görüntünün düşmanı, perdenin ötesini gösteren cesur bir mücahit. Artık hayatın adi aygıtlardan ötesindeki ongun yüzü olgun zihinle okunacaktır, hengamenin içinde bir nota duyulacaktır, kendi için okuyan insan başkası için aydınlanacaktır. Mevzubahis ödevin şanı, münevverin cevherine maya; bilek, kesif sisi dağıtmaya sıvanacaktır.

            Kelimenin hasadı fikir, ümitsizlik kabul etmez elbet. Kitaba kaçanın nihayetinde her şeyle yüzleştiğini biliyorum ve ben bir manifesto yazmıyor, dert ortağı aramıyorum. Bu sözler hakikatin dillendirilmeye olan ihtiyacının neticesi, anahtarı havaya kaldırıp hem mehtabı hem gölgeyi selamlıyorum. Görüyorsun dostum, mağaradan yeni çıkmış isen gözlerin kamaşacak. Ziyanı yok; sahte, hakikate alışacak.

            Neticede binlere bölünüp binlerde birleşen “kelime”, “Oku!” emrinin varisi olarak işte önünde. Kelam, ırağı yakın ediyor. Yığının huzursuz vehmi, içinde ferah mülahazaya dönüşüyor. Kin tutmuyor, unutmuyorsun. Aydın en önce münzevi kalabalıkların yani yazarın öyküsünü okur. Kitaba “sığınıyorsun” zira kitap misafir sevmez, akılcı bir teslimiyet ister; Tolstoy’u ziyaret etmeyeceksin, anlayacaksın. Anahtarın ferah soğukluğu avucunda, inşa ettiğin aydınlık hane önünde parlıyor. Zihin, zihne hizmetle şerefleniyor ve hiç var olmamak adlı mahıvdan kurtuluyor. Ezcümle; kitap, senin sefaletinin düşmanı. Münşid anahtarı kilide soktu, harflerden müteşekkil ve ebedi bir dünyaya vardı.

            

Yorumlar

Popüler Yayınlar