Kentin Zaman Hiyerarşisi
Mekân iletişimin mediumu ve sociusun
toplumsal eylemi eylediği yer olarak; kendiliğinden verili şekilde insanlığı
kapsayıcı, insanlığa karşı tahakkümü sınırsız, insana insanca bir özgürlükte
eyleyecek kısım bırakmayan bir alan değil, socius olan insanca mütemadi
şekilde dönüştürülen, sürekli olarak kanunları, kuralları, normları tasdiklenen
veyahut bozulan, tasdikleniyorsa birileri tarafından tasdiklenmeme fırsatı
tanınmayacak şekilde de tasarlanabilen, bozuluyorsa birileri tarafından
bozdurulmamaya yönelik kasıtların da mümkün olabileceği, yani insanın bizatihi
kendisince olmasa bile en azından başka insanlarca üretildiği ve dönüştürüldüğü
kesin olan bir alandır.
Mekân, elbette insan tarafından
dönüştürülür ve insanı bu dönüştürülebilirliğiyle birlikte tekrardan
dönüştürebilir. Zira, Marx’ın söylediği gibi insan dönüştürürken dönüşür. Ve
refleksif olarak da sosyal yapılar ve failler, aynı anda hem yapı ve fail
olarak, karşılıklı ve adı üstünde ilişkisel biçimde, re flecte tavırda-durumda
sürekli bir karşılıklı eyleyişin içinde fiillerden mürekkep şeylerdir.
İşte bu haseple, sosyolojinin temel konusu olarak birlikte toplumsal iş gören sociuslar,
birlikte yaşayışlar üretir, birlikte yaşayışlar üretirken
birlikte yaşayacak yer üretir ve bu birlikte yaşayacak yerce de üretilir. Kent,
bütün bu karmaşık ilişkilerin odağında, tarihi olaylar silsilesinin bir sonucu
olarak dönüşe dönüşe bugünkü halini almıştır (hala alıyordur) ve üzerine bütün
konuşmalar, elbette ki doğası itibariyle sosyolojinin konusu olarak ki
sosyolojinin de belki doğrudan kentin bilimi olduğunu varsayarak -kırı
da kentin karşılığında kenti daha iyi anlamak için incelediğine dair bir
varsayımda bulunursak elbette- doğrudan kent, kentleşme ve kentlileşme insani
davranışın bir örüntüsü olarak görülecektir. En başta değindiğimiz üzere
böylece de insanı kentin içinde fiillerinden sorumsuz, yalnızca kurala uyarak
veya kuralı reddederek hiç etki etmeyeceği bir yapı içinde görme tehlikesini
atlatmışızdır demektir. İnsan, kentin içinde eyleyerek, bir mutabakata, kent
yani birlikte yaşama mutabakatının bir türüne etki ederek bir başkasını dolaylı
değil doğrudan etkilemektedir.
Lefebvre’nin değindiği üzere mekân sürekli sociusca üretilir. “Hegelcilikte üretimin belirleyici
bir önemi vardır. (Mutlak) İdea dünyayı üretir; bunun ardından, doğa insan
varlığını üretir, insan varlığı da, sırasıyla, mücadeleleri ve emeğiyle, hem
tarihi, hem de kendinin bilgisini ve bilincini, dolayısıyla başlangıçtaki ve
sondaki İdea'yı yeniden-üreten Tin'i üretir” Marx ve Engels’e göre elbette
üretim bir ideadan değil, materyalden, maddeden haseple gerçekleşir yani
diyalekt direkt beşerî fiil ve faille başlamaktadır. Böylece kişinin üzerine
neyi nasıl eylediğine dair daha önemli ve dürüstçe bir sorumluluk yüklenmiştir,
fail varsa fiil vardır, fiil varsa da olay vardır. Mekânın üretimi,
olayların, toplumsal ilişkilerin-güç dinamiklerinin bir izdüşümüdür.
Ayrıca Lefebvre, bir kent hakkından
da bahsederek, kentin kentli için bir dayatmadan ziyade onu şekillendiren ve
onunla şekillenen olması hasebiyle kent hakkıyla birlikte bir özgürlük alanı
olduğunu da vurgulamaktadır. Kent, fiziki bir mekân olmakla kısıtlı olmayıp
ayrıca gündelik hayatın nasıl deneyimleneceğine dair bir karar vericidir.
Gündelik hayatın nasıl deneyimleneceğine dair bir dayatma, bir yere/şeye ulaşıp
ulaşamama dahil ve belki de en çok bu, bir özgürlük mücadelesidir. Bütün tarihsel süreç içinde kent, ilişkisel
mantıkla dönüşmektedir, hem de hâkim sınıf lehine. Lefebvre’in en önemli
katkılarından biri, bu minvalde, kent hakkıdır. Sociusun, kentsel
hayatı şekillendirme ve kentsel mekâna erişim haklarını ifade etmektedir. Özü
gerçekleştirme, sociusun özgürlüğünü inceleme, tabakalar arasındaki kişiyi
sezme, özgürleşmenin olmasa da özgürlüğün bilimi olan sosyolojinin
konusudur. Kent hakkı, kentin kullanım değerinin mübadele değerine üstün
gelmesi gerektiği düşüncesiyle oluşturulmuştur. Yani, kent, hele kapitalist/modern
düzlemde perçinleşerek, bir mübadele alanı olarak vuku bulmaktadır. Bir ulaşma
ve ulaşamama meselesidir. Kent hakkı, kentsel mekânın kapitalist çıkarlarca
metalaştırılmasına karşı bir kavrama tekabül etmektedir. Kentin, sakinlerinin
ihtiyacı ve arzuları doğrultusunda şekillenmesi gereklidir. Yani, kent kendi
başına bir karar verici şey olmadığına göre, yalnızca birilerinin, bazı
faillerin isteği değil ayrıca dayatması doğrultusunda şekillenmekte ve
toplumsal tabakalaşmayı perçinlemektedir.
Eleştirel teoriye iyice girmeden
önce kentin ve kentlileşmenin tanımına bakmak gerekebilir. Ayda Yörükan’a göre
kent, heterojen bir sosyal gruptan oluşur ve nüfus yoğunluğu, yerleşim alanının
sınırlılığı nedeniyle yüksektir. İnsanlar mekânsal olarak birbirlerine yakın
olsalar da sosyal mesafe açısından genellikle uzak kalırlar. Kent, bireyselliğin
ve özgürlüğün geliştiği bir çevre olup, insanlar arasındaki ilişkiler
geleneklerin hâkim olduğu enformel yollarla değil, formel ve rasyonel
kanunlarla düzenlenir. Aile, akraba ve hemşeri gruplarında enformel ilişkiler
devam etse de kent yaşamında belirleyici olan hukuksal düzenlemelerdir.
Uzmanlaşmaya dayalı, farklılaşmış formel iş organizasyonlarının yaygın olduğu
kentlerde, yol ve ulaşım imkânları gelişmiş, sosyal hareketlilik ve sınıflar
arası geçiş yüksek düzeye ulaşmıştır. Dinamik bir yapıya sahip olan kent
kültürü, sosyal ilişkilere açık olup, sosyal ve kültürel değişimin yoğun
yaşandığı bir ortam sunar. Ayrıca, kentler ekonomik imkânlar, sağlık, eğitim, bilim
ve sanat gibi alanlarda gelişmişlik gösterirken; kazalar, suç oranları, alkol
ve uyuşturucu bağımlılığı, sefalet ve yabancılaşma gibi sorunları da
üretmektedir. Kentlileşme kentleşmenin toplumsal değişme
boyutunu yansıtır. Kentlere göçen insanların yeni hayat koşullarına
adaptasyonu, ona maddi ve manevi olarak bütünleşmesi, kent kültürüne ait
değerlerin normların benimsenmesi kentlileşmedir. “Urbanization”un İngilizcede
hem kentlileşmeyi hem de kentleşmeyi karşılamasına rağmen Türkçede kavramın
ikiye bölünmesi gerekmiştir. Kentlileşme; kentleşmeden ayrı olan ve kentleşme
akımı sonucunda toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve
ilişkilerinde, değer yargılarında tinsel ve özdeksel yaşam biçimlerinde
değişiklikler yaratması sürecidir. Kentlileşme temelde bir
kültür değişimini ifade etmektedir. Kentlileşme için kent kültürünün gelişmesi
yanında kentte yaşayanların fiziksel ve davranışsal olarak da uyum içinde
olmaları gerekmektedir. Kentlileşme olgusu kurallı
hayatı, kamu malına zarar vermemeyi, cemiyet duygusu içinde bir diğerinden
sakınmayı, kenti sevmeyi kapsar. Köyden kente geçen insanın kentte yeniden
toplumsallaşması, Simon’un sanayi toplumuna geçiş, Becker’in cemaatten cemiyete
dönüşüm olarak adlandırdığı kentin benimsenmesi kentlileşmedir ve bu bunalımlı
bir süreç olabilir. Gerçek manada uyum birkaç nesil sürer.
Kentle birlikte toplum, normları ve
kurallı hayatıyla, birbirine mesafeli ve saygılı davranmayı şart koşan bir
cemiyet hüviyetiyle sociusu dönüştürmek durumundadır. Eğer kentin hızlı
gelişimi, kentlileşmeden önce gelirse pek çok sorun doğabilecektir – ki
kapitalin yaptığı da pek çok kez budur. Kapital, kenti bireyler için haklar ve
özgürlüklerden oluşan bir yaşam alanı olarak değil, bireyi sistematik şekilde
baskı altına alan bir mekanizma olarak şekillendirir. Toplum içinden belirli
ajanlar devşirerek, bu ajanlar aracılığıyla özgürlüğünü gerçekleştirmek ve
özünü ifade etmek isteyen bireyleri kontrol altına alır ve bu süreci bir baskı
aracı olarak kullanarak düzenler. Socius olarak toplumsal iş görme eğiliminde
değil de kapitalin bir kolu-parçası olarak davranan kişiler, bir kentli
olamadan, kentli olamadığı ölçüde aslında sociusluğu da sakatlanmış şekilde
baskıyı gerçekleştirir veya belki daha doğru şekilde “kent”i bir haklar uzamı
olmaktan çıkararak tahakküm nesnesine dönüştürür. Kişi, kentleşme ile kentlileşme
arasındaki uçurum bu denli olduğunda; yaşarken, gezerken, alış-veriş yaparken,
sanatsal faaliyetlere dahil olurken, bir yerden bir yere ulaşırken bir
başkasının onun özgürlüğünü sürekli gasp edebileceği huzursuzluğuyla baş başa
kalacaktır. Kent, söylendiği üzere bir açıdan ulaşımdır, iletişimdir, bir yere
ulaşmaktır/bir şeye ulanmaktır, yaşanılan mikro yerden ziyade ihtiyacını
göreceğin başka yerlere ulaşacağın bir sarmaldır. Bu minvalde, kişi; belli
saatlerde, belli durumlarda, belli cinsiyette belli bir yere ulaşamama, bir
yeri/bölgeyi kullanamama, belli bir toplumsal konumu olmadan özgürce hareket
edememesi sebebiyle huzursuz olma durumundaysa; yani kişi, en özünde, kendi
gibi davrandığı-kendi isteği doğrultusunda bir yerde bulunduğu takdirde onun o
şekilde davranmasını engelleyen takozlarla karşılaştığında, huzur ve güvenlik
için özel araca muhtaçsa kent hakkından mahrum kalmış demektir.
1.
Mekânın
ve Zamanın Ritimsel Tahakkümü
Lefebvre’ye göre mekân, yalnızca
fiziki bir yapı değil ayrıca ritmik olarak da tecrübe edilen ve toplumsal
olarak örgütlenen bir bütündür. Bu ritim, doğadan (gündüz ve gece, kış ve yaz
vs.) veya toplumsal hayattan kaynaklı olabilir. Toplumsal yönünden ritim, kimin
hangi döngüye sahip olacağını, mekânın kimler için ne zaman uygun olduğunu
buyurmakla ilgilidir. Yani yalnız ışığın varlığı veya yokluğuyla değil; kimin
hangi vakitte ne zaman var olacağını kurgulamakla ilgili bir durum
mevcuttur.
Mekânın ritmi; gündüzü makul vatandaşlığın kurgulandığı zemin, geceyi aşırının tünediği bir
zaman dilimi olarak fısıldamaktadır. Belki ufak ufak, bakışlarla ve söylemlerle
ağırdan ama mütemadi bir şekilde kimseler belli zaman diliminden ve
mekândan dışlanmaktadır. Kişi mesela cinsiyetine göre, geceleri dışarıda
bulunmasının koluna girmiş bir yaftayla dolaşmak olduğunu hissedecektir. Araba
kornaları, insan bakışları ve sözleri ona bir ötekilik atayacak ve onu kent
hakkından mahrum bırakacaktır. Ulaşmaması arzu edilen lüks muhitlerse kişi için
ulaşması mümkün olmayan bir tabakaya tekabül edecektir. Dahası, üst kesim,
güvenlikli sitelerinde özel araçlar içinde huzuru denetim altında tutacaktır.
Birlikte yaşamanın izdüşümü kent, böylelikle herkes için temel hakları sunmamış
olacaktır.
Öyle ki gece, “fazla olanların”
tekeli altında birilerini dışlamaktadır. Bu fazla olanlar, onları
eritecek-sumen altı edecek bir makuller çoğunluğunu karşılarında görmeyince
birilerinin özgürce-rahatça-güvende dolaşma hakkını gasp etmektedir. Gündüz
mesaisi olan çoğunluk için gece dinlenme-uyuma dilimi olarak kodlanmakta,
eğlenecekse dahi bunu makulün dışarının kötülüğünden korunduğu evinde yapması
salık verilmektedir. Bilhassa "muhafazakâr" şehirlerde “gece
eğlencesi” aşırılığın simgesi olarak tasavvur edilir. Bu haliyle gece dışarıda
olanlar, sanki yazılı olmayan bir “aşırılık sözleşmesi” imzalamış gibidir ve
aşırılığını böylelikle ilan etmektedir. Kişinin amacı ne olursa olsun gece
dışarıda olmak mekânın o vakitteki sahiplerinden ve hatta o vakitlerde sokaktan
çekilenlerce de hep bir kalıp yargıyla karşılanacaktır. Kent bir
iletişim-ulaşım olayı ise, birilerinin zaman dilimlerinin kimin elinde olduğuna
dair yargılar geliştirmesi, kişiyi ancak belli kalıplara girmesi şartıyla bir mekânda
var olabilme kısıtıyla karşı karşıya bırakacaktır ve söz konusu
iletişimi-ulaşımı namümkün kılacaktır. Kişi, kendi kurgularken kendini
kurgulattığı mekâna dair hakkını mecburi şekilde devretmektedir. İstese de
istemese de.
Bu minvalde geceleyin dışarısı bir
kentin parçası değildir. Dışarı;
birkaç binanın arasındaki sokaklar, dönemeçler, ıssız ve güvensiz yollar,
çoğunluğun hakkını çektiği boşluklardır. O boşluklarda huzursuzluk ve gaiplik
kol kola gezmekte, kişileri güvenli dört duvarlara hapsetmektedir; oysa mekân,
herkes için eşit biçimde kurgulanması gereken bir ortak uzam iken, bu korkak ve
kimi zaman sinsi mutabakat bazılarına alenen el çektirmektedir.
2.
El
Çektirilenler
Kent zamanı taksim ederken eşit
davranmaz. Gündüz; “makul” içindir, görünmenin saatidir, meşrunun gösterildiği
vakittir. Gece ise kimin görünür olacağına dair mutabakatın buharlaştığı
yerdir, belirsizlik ve tahakkümün birlikte makulü makul sınırlara tıkadığı bir
alan olarak iş görür. Makulün dışlandığı eşikte kişi olağan şekilde kendini
öteki-fazla olarak görmek durumundadır. Kişi yalnız mekândan değil, zamandan da
el çeker. Bu el çekiş açık bir fiil ile değil, bir suskunlukla, görünmeme
kabiliyeti ile, kendini eksiltme sanatıyla vuku bulur. Kadın; gece yürüyüşünden
vazgeçecek, tacizci arabaların kornalarından sakınacak, birilerinin yanından
geçerken tamamen korunmasız ve yalnız olmadığını belli etme gayretiyle sahte
telefon konuşmaları yapacaktır. Erkek ise yalnız başına bir sokağa girmekten
kendini alıkoyacak, kalabalık erkek gruplarının yanından geçerken ötekilik
rolünü icra etmeye kalkışacak, ben de sizin gibiyim duruşuyla
görüntüsünü makullük sınırının ötesine taşımak isteyecektir. Kişiler;
varlığının gece ritmine uygun olmadığını bilerek hızlıca yürüyecektir. Kentte
makulün varlığı bir var bir yok şekilde haddini bilerek şöyle bir sezilecek ve
sonra ortadan kaybolacaktır. Yalnızca mekânın değil zamanın da ortaklığı
şeklinde var olması gereken kent, böylelikle kentlik özelliğinden vazgeçerek
küçük zamansal ve mekânsal parçalara bölünür ve böylelikle kent, kentimsi bir
topluluk haline dönüşür.
Gece kent hakkı gasp edilen
makullerin el çekmesi, ayrıca kamunun el çekmesi manasına gelmektedir. Resmi
bir ilan gibi okunacak şekilde gündüzün imkanları; ulaşım, aydınlatma gibi
hizmetler seyrekleşecek, makul dışı aktöre kendisine uygun bir sahne
hazırlanacaktır. Kamudan arta kalan boşluk en çok geceden ötelenen bireyin
aleyhine işleyecektir. Kentin bu yüzünden korunarak sosyalleşebilecek,
ihtiyaçlarını görebilecek, tehlikelerden kendini sakınabilecek “sahipler” özel
araçlarının camları ardında, güvenlikli siteler ve mekanlar arasında hayatını
devam ettirebilecektir. Mağazaların, kafelerin, restoranların ve barların
hizmet verebilme durumu vergilerle ve ruhsatlarla bir ranta dönüşmüş; sıradan
insanların sıradan sosyallikleri kısıtlanmış, belli imtiyaz sahiplerinin
alabildiği ruhsatlarla birlikte bir “kentin gece tekeli” oluşmuştur. Kişiler,
saatin ilerlemesiyle birlikte meşruiyetinin kaybetmesini belki bazen öfkeyle
karşılar ama sistemin dayatmasını nihayet kanıksar. Zamanla kent mekânda ve
zamanda bir tahakküm rejimine dönüşür: “O saatte orada ne işin vardı?”
Kent hakkının zamansal bir mesele
haline geldiği bu durumda sadece nerede olduğumuz değil, ne zaman orada
olduğumuz da sırtımızda taşıyacağımız bir yüke dönüşür. Kent, yalnızca gündüz
tecrübe edilebilecek bir uzaya dönüştüğü vakit gecesi olmayan bir hayatla
bütünlemesi mümkün olmayacaktır. Yarım hak, hak değildir, bir gasp söz
konusudur. Kentin gecesini yaşayamayan, gece ihtiyaçlarını göremeyen, apartman
dairelerine tıkılan, bütün hayat ritmi tahakküm altına alınan kişi için gündüz
de bir kent hakkından bahsedilemez. Bir illüzyon olarak hak olarak görülen bu
durum, yalnızca gece iadesini yapacağımız ve bize borç olarak verilen bir
imtiyaza tekabül edecektir.
Bütün bu el çektirme pratikleri
görünmez bir kent mühendisliğine işaret etmektedir. Bu mühendisliğin muhasebesi
kimsenin kaleminden dökülmez fakat “nesneleşen makul”ce mecburi şekilde
içselleştirilir. Birilerini bir yere çıkartmayacak bu “gece karantinası”,
açıktan emrolunmamıştır. Kent dışarıda boylu boyunca uzanmaktadır, sokakların
ve caddelerin taşları herkesin arşınlaması için orada durmaktadır, kişiler
görünürde yalnızca şahsi bir kararla kent hayatına müdahil olabilecektir. Ancak
her hava karardığında ve gece ilerlediğinde sessiz bir yenilgi onu evine
bağlayacak prangaya dönüşür. Kentin zamanı, mekânı, ritmi herkese ait değildir.
Zamanı eşit taksim edilmeyen kent, mekânı eşit dağıtamaz. Haklar bir ranta
dönüşür ve kentin sahipleri ve köleleri ortaya çıkar. Kasten daraltılmış zaman
koridorlarında sıkışan “sıradan vatandaş” yalnız nefes almaya çalışabilen bir
varlık oluverir.
3.
Ritmin
Ötesinde Bir Talep
Neticede kent -başta da değinildiği
üzere- refleksif olarak hareket eder. Kişi kenti şekillendirirken kent de
kişiyi şekillendirir. Fakat bütün bu genellemede insan haklarına oluşabilecek
bir ihlali göz ardı etme tehlikesi yatmaktadır. Kent herkesi dönüştürür fakat
onu dönüştürme kudretine sahip olanlar eşit değildir. Tam da bu sebeple kenti
şekillendirme süreci adil değil, yapısal olarak asimetriktir. Bu tür bir
asimetride, kent hakkının gaspı çeşitli biçimlerde ortaya çıkar. Kamuoyunun,
makul uzlaşının, sivil toplumun dışlandığı kentlerde kent, adil bir yaşam alanı
olmaktan çıkacak ve incelikli bir tahakküm aracına dönüşme riskini taşıyacaktır.
Suskun uzlaşılarla donatılan gecede
bahsi geçen ritmik tahakküm, kent hakkının alenen işgali olarak
değerlendirildiğinde, yani ritim, kimin ne olacağına dair bir buyurganlık
hüviyetinde ise yapılacak şey şudur: Kenti yalnız somut mekânsal olarak değil,
zamansal olarak da eşitlikçi bir biçimde yeniden üretecek bilince erişmek. “Kentin
ritmi” yalnızca süregiden düzenin temposuna ya da azınlık bir “üst kesimin”
arzularına göre değil; ortaklaşa, adil ve çoğul bir senfoni olarak
kurgulanmalıdır. Bu senfonide görünürlük, güvenlik ve varoluş her saatte hak
olarak tanınmalıdır. Kentin ritmi, (belki de bilhassa birilerinin keyfine göre statükoyu devam
ettirecek biçimde bile isteye tasarlanan şehirlerde) ancak bu çoğulculukla adil
olabilir.
Ritmin ötesinde talep, zamanın ve mekânın ortaklaşa sahiplenildiği bir uzamdır.
Yorumlar
Yorum Gönder